Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

KAZANDIĞINI SANAN HERKES KAYBEDİYOR ARTIK



Toplam oy: 21
Hikmet Temel Akarsu
Doğan Kitapçılık

Hikmet Temel Akarsu, kaybedenlerin hikâyelerini yazmanın bir kazanç olmadığını en iyi bilenlerden biri. Çünkü kaybetmek fikri, her ne kadar kendine özgü bir çekim alanı oluştursa da, okurda, “aman evlerden uzak” diyerek, kulak memesini çekip tahtaya vurma refleksi oluşturacak potansiyeli de barındırıyor içinde.

Beat kuşağının gönüllü reddiyesinin ardından esen rüzgâr, sistemle uzlaşmaktansa “kaybetmek”i yücelten bir anlayışın, özellikle de gençler arasında yaygınlaşmasına neden olmuştu. Dalgalı biçimde yükselip alçalan bu süreç, erken 90'larda (en azından Türkiye'de) son zirvesini yaptı ve “non serviam” (hizmet etmeyeceğim) diyenler, demek için direnenler, bu dönemden sonra hızla ortadan kayboldular. Deyim yerindeyse, tuzla buz oldular.

Çünkü yeni dünya düzeninin eksik taşları da yerli yerine oturmuş, “başkaldırı” başıbozuk bir kavrama dönüşmüştü. Daha doğrusu, hizmet etmeden yaşama şansı sıfıra inmişti. Herkes, hepimiz, iyi kötü hizmet etmek zorundaydık. Etmeden nefes alma imkânı kalmamıştı artık.

Hayatı tanımlayan sosyolojik kavramlar mı deriz artık, yoksa hayatın zorlamasıyla oluşan sosyolojik kavramlar mı; (hepsi aynı kapıya çıkar) onlar da değişmeye başlamıştı çünkü. Öncül “batılı” kavrambilim, sahnelerden söz eder olmuştu. Türkçeye “yeraltı” diye çeviregeldiğimiz kavramın başına da bir sahne ekleme gereği doğdu. Underground ölmemişti gerçi; ama yerini underground sahneye bırakmaya başlamıştı. Çünkü yeraltı da dâhil her şey, bir yaşanmışlığı değil, bir sahnelenmişliği gösteriyordu. Hepimiz bir gösterinin içindeydik artık. İÇİNDEYİZ.

İnatla kaybedenlerin öykülerinin izini süren Hikmet Temel Akarsu'nun son kitabı Nihilist de, erkenden arkaikleşen bu yaşam biçimini (yeniden) gündeme getirmesi açısından önem taşıyor. Nihilist'in alt başlığı olan “Reddedenlerin Risaleleri”, bu açıdan, kitabın konseptine çok uygun. Çünkü “risale” sözcüğündeki arkaik gönderme, günümüzde (erkenden de olsa) tarihe karışmış olan bu yaşam biçimiyle örtüşüyor. 

Nihilist'in anti-kahramanı, vahiyler aldığına inanan ve Reddedilenlerin mesihi olduğunu sanan biri. Nihilist, bu anti-kahramanın başarısız serüvenini gözler önüne seriyor. Bu noktada, kaybetmişlik, reddedilmişlik gibi kavramların bir başkaldırının sonucu değil, kaçınılmaz bir yazgı olduğu da hemen ortaya çıkıyor. Mesihliğe soyunan birinin kazanması, toplumsal anlamda bir kayıp olmaz mıydı zaten!

Ama bu anti-kahramanın, risalelerini yazarken, sosyal hayatın trajedilerine ve insanoğlunun ruhsal çalkantılarına değindiğini, önemli tespitlerde bulunduğunu ve çoğu zaman doğruları işaret ettiğini de belirtmemiz gerek. Ve belli bir tempoda, hızla tükeniyor; sonunda kaybolup gidiyor. Kaçınılmaz olan gerçekleşiyor yani.

Nihilizm, yeniden ve yoğun biçimde, belki de insanlığın kaçınılmaz yazgısı olarak karşımıza çıkıyor bu aşamada. Mağlubiyet ve çaresizlik duygusu, her zaman olduğu gibi, yine kazanıyor.      
 
Daha biraz önce, kaybetmenin yüceltilmesinin arkaik kaldığına dair vurgular yapmışken, mağlubiyetin ve çaresizliğin insanoğlunun kalıcı, değişmez duyguları olduğundan söz etmek bir çelişkiyi de beraberinde getirmiyor mu? Yani ben yanılıyor muyum? Ya da şöyle sorulabilir bu soru: Hikmet Temel Akarsu, ya da Nihilist beni yanıltıyor mu?

Kesinlikle hayır! Çünkü kaybetme ideolojisi, yani kabul etmeyerek ve kaybetmeyi seçerek sisteme başkaldırma ideolojisi elbette günümüz dünyasına uymuyor ve hiçbir karşılık bulmuyor 2010’larda... Ama mağlubiyet ve çaresizlik, yine, belki de eskisinden daha yoğun bir biçimde gündemde. Çünkü, kazandığını sanan herkes kaybediyor artık. Ve bunun farkına bile varamayacak kadar zavallılar ne yazık ki.

Deli midir nedir, bilmiyorum ama; Nihilist’in anti-kahramanı olan o tuhaf adam, reddedilenlerin risalelerini yazarken, kazanamayacağını çok iyi biliyordu bence. Kazanamamak, onun kaybı değil. Dünyada binlerce başka, hem de daha çok okur çekecek konu varken, dönüp dolaşıp bu “kaybetmeye yazgılı” insanlara kalem sallayan Hikmet Temel Akarsu da, bu yolla bir şey kazanamayacağını çok iyi biliyor bence.

Onun asıl kazancı da bu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

George Ritzer’ın üniversite öğrencilerine hazırlanmış ders kitabı niteliğindeki çalışması ‘Küresel Dünya’, dipnot ve alıntıların içinde kaybolmadan, ‘küreselleşmenin temel niteliklerini’ gözden kaçırmadan, güncel veri ve gözlemleri es geçmeden ‘toptan’ bir inceleme sunuyor. 

On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

 

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun