Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kazandığını sanan herkes kaybediyor artık



Toplam oy: 1418
Hikmet Temel Akarsu
Doğan Kitapçılık

Hikmet Temel Akarsu, kaybedenlerin hikâyelerini yazmanın bir kazanç olmadığını en iyi bilenlerden biri. Çünkü kaybetmek fikri, her ne kadar kendine özgü bir çekim alanı oluştursa da, okurda, “aman evlerden uzak” diyerek, kulak memesini çekip tahtaya vurma refleksi oluşturacak potansiyeli de barındırıyor içinde.

Beat kuşağının gönüllü reddiyesinin ardından esen rüzgâr, sistemle uzlaşmaktansa “kaybetmek”i yücelten bir anlayışın, özellikle de gençler arasında yaygınlaşmasına neden olmuştu. Dalgalı biçimde yükselip alçalan bu süreç, erken 90'larda (en azından Türkiye'de) son zirvesini yaptı ve “non serviam” (hizmet etmeyeceğim) diyenler, demek için direnenler, bu dönemden sonra hızla ortadan kayboldular. Deyim yerindeyse, tuzla buz oldular.

Çünkü yeni dünya düzeninin eksik taşları da yerli yerine oturmuş, “başkaldırı” başıbozuk bir kavrama dönüşmüştü. Daha doğrusu, hizmet etmeden yaşama şansı sıfıra inmişti. Herkes, hepimiz, iyi kötü hizmet etmek zorundaydık. Etmeden nefes alma imkânı kalmamıştı artık.

Hayatı tanımlayan sosyolojik kavramlar mı deriz artık, yoksa hayatın zorlamasıyla oluşan sosyolojik kavramlar mı; (hepsi aynı kapıya çıkar) onlar da değişmeye başlamıştı çünkü. Öncül “batılı” kavrambilim, sahnelerden söz eder olmuştu. Türkçeye “yeraltı” diye çeviregeldiğimiz kavramın başına da bir sahne ekleme gereği doğdu. Underground ölmemişti gerçi; ama yerini underground sahneye bırakmaya başlamıştı. Çünkü yeraltı da dâhil her şey, bir yaşanmışlığı değil, bir sahnelenmişliği gösteriyordu. Hepimiz bir gösterinin içindeydik artık. İÇİNDEYİZ.

İnatla kaybedenlerin öykülerinin izini süren Hikmet Temel Akarsu'nun son kitabı Nihilist de, erkenden arkaikleşen bu yaşam biçimini (yeniden) gündeme getirmesi açısından önem taşıyor. Nihilist'in alt başlığı olan “Reddedenlerin Risaleleri”, bu açıdan, kitabın konseptine çok uygun. Çünkü “risale” sözcüğündeki arkaik gönderme, günümüzde (erkenden de olsa) tarihe karışmış olan bu yaşam biçimiyle örtüşüyor. 

Nihilist'in anti-kahramanı, vahiyler aldığına inanan ve Reddedilenlerin mesihi olduğunu sanan biri. Nihilist, bu anti-kahramanın başarısız serüvenini gözler önüne seriyor. Bu noktada, kaybetmişlik, reddedilmişlik gibi kavramların bir başkaldırının sonucu değil, kaçınılmaz bir yazgı olduğu da hemen ortaya çıkıyor. Mesihliğe soyunan birinin kazanması, toplumsal anlamda bir kayıp olmaz mıydı zaten!

Ama bu anti-kahramanın, risalelerini yazarken, sosyal hayatın trajedilerine ve insanoğlunun ruhsal çalkantılarına değindiğini, önemli tespitlerde bulunduğunu ve çoğu zaman doğruları işaret ettiğini de belirtmemiz gerek. Ve belli bir tempoda, hızla tükeniyor; sonunda kaybolup gidiyor. Kaçınılmaz olan gerçekleşiyor yani.

Nihilizm, yeniden ve yoğun biçimde, belki de insanlığın kaçınılmaz yazgısı olarak karşımıza çıkıyor bu aşamada. Mağlubiyet ve çaresizlik duygusu, her zaman olduğu gibi, yine kazanıyor.      
 
Daha biraz önce, kaybetmenin yüceltilmesinin arkaik kaldığına dair vurgular yapmışken, mağlubiyetin ve çaresizliğin insanoğlunun kalıcı, değişmez duyguları olduğundan söz etmek bir çelişkiyi de beraberinde getirmiyor mu? Yani ben yanılıyor muyum? Ya da şöyle sorulabilir bu soru: Hikmet Temel Akarsu, ya da Nihilist beni yanıltıyor mu?

Kesinlikle hayır! Çünkü kaybetme ideolojisi, yani kabul etmeyerek ve kaybetmeyi seçerek sisteme başkaldırma ideolojisi elbette günümüz dünyasına uymuyor ve hiçbir karşılık bulmuyor 2010’larda... Ama mağlubiyet ve çaresizlik, yine, belki de eskisinden daha yoğun bir biçimde gündemde. Çünkü, kazandığını sanan herkes kaybediyor artık. Ve bunun farkına bile varamayacak kadar zavallılar ne yazık ki.

Deli midir nedir, bilmiyorum ama; Nihilist’in anti-kahramanı olan o tuhaf adam, reddedilenlerin risalelerini yazarken, kazanamayacağını çok iyi biliyordu bence. Kazanamamak, onun kaybı değil. Dünyada binlerce başka, hem de daha çok okur çekecek konu varken, dönüp dolaşıp bu “kaybetmeye yazgılı” insanlara kalem sallayan Hikmet Temel Akarsu da, bu yolla bir şey kazanamayacağını çok iyi biliyor bence.

Onun asıl kazancı da bu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.