Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Le Guin’den hepimizin öğreneceği çok şey var


İyi
Toplam oy: 289
Ursula K. Le Guin // Çev. Seda Ersavcı
İthaki Yayınları
Dünyanın Kıyısında Dans, Le Guin’i bir yazar olarak daha iyi tanımak, çokyönlülüğünü takdir etmek için Le Guin’den ilk okunabilecek kitap olmaya çok uygun.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor. Kitap, uzun bir süreye yayılmış ve başka amaçlarla yazılmış metinleri bir araya getirmesiyle, Le Guin’in düşünce dünyasının, ana meselelerinin geniş bir panoramasını sunuyor (ilginç bir şekilde, bu çeşitliliğiyle ve bir yazar olarak olgunluk dönemine ulaşmasının izini sürmesiyle, Le Guin’i bir yazar olarak daha iyi tanımak, çokyönlülüğünü takdir etmek için Le Guin’den ilk okunabilecek kitap olmaya da çok uygun; Guin’in çok meşhur kitaplarındaysa yazarın bu çokyönlülüğünü gözden kaçırma tehlikesi var).


Kitapta Le Guin’in zengin iç dünyasını, tüm eserlerine damgasını vuran ana merak hatlarını görüyoruz: Kadınların dünyadaki yeri; kadın sözünün, kadın tecrübesinin yüzyıllarca itildiği geri plandan, giderek “anlaşılmaz, yabani” söz olarak görülmesinden kurtulup sahici yerini geri alması davası, bunun için yapılması gerekenler; iktidarın, tahakkümün, tahakküme yönelik hayatın yüzleri ve dili, buna karşı neler yapabileceğimiz; güya “ilkel”, “yaban” kültürlerin düşünce dünyası, bunun değeri; dünyanın geleceği, daha iyi bir dünyaya ulaşmak için –her şeye rağmen– ne yapabileceğimiz; ve tabii ki, bilimkurgu ve fantezi edebiyatı yazarlığının meseleleri. Taoizmin etkisi de yer yer kendini gösteriyor. Bunların yanında Guin’i ve eşini Amerika ve İngiltere’de gezerken, bir Guin metninin filme alınması sırasında, bir ses-yazı performansı sırasında da görüyoruz; ailesi, geçmişi hakkında pek çok şey öğreniyoruz (ve öğrendiklerimizi bizlere ve daha gençlere hayatla ilgili çok anlamlı ipuçları veriyor). Kitap eleştirileri bölümü, denemelerin yoğunluğu ve zenginliği karşısında biraz zayıf kalsa da, Le Guin’in önem verdiği kitaplara (Doris Lessing ve Italo Calvino’nun kitapları tekrarlanıyor örneğin) dikkatimizi çekmesi açısından önemli.

 

 


Bence kitabın (ve Le Guin’in üslubunun) en çarpıcı yönü, çok netameli, tartışmalı, kesin bir cevabı olmayan, insanları çok sert üsluplarla tartışmaya, kavga etmeye (ya da birbirlerini hiç dinlemeyip ayrı düşünce evrenlerinde, birbirlerini yok sayarak konuşmaya) yöneltebilecek konular üzerinde, üstelik çok iddialı, insanları kendi önlerine konulandan bambaşka yolları aramaya, dünyanın düzenine temelden karşı çıkarak birşeyler yapmaya çalışmaya davet ettiği fikirlerini, çok yumuşak, mizahı, yanılma payını, karşı tarafı dinlemeyi, yeri geldiğinde kendisiyle de hafifçe dalga geçmeyi hiç elden bırakmayan bir üslupla yazması. Le Guin’in bu yönünden bence hepimizin öğreneceği çok şey var – özellikle, asıl işi, hayatı boyunca yaptığı mesleği kelimeleri anlamak ve iyi kullanmak olanların arasında bile, en basit meselelerin sık sık bitmeyen bir horozlanmaya dönüşebildiği bu ortamda, en keskin meselelerin bile güleryüzle, yumuşaklıkla, mizahla ama konumundan ödün vermeden konuşulabileceğinin çok önemli bir örneği bu üslup. Böylece, kitabın belki de en önemli konusu olan kadın sözü-erkek sözü, kitaptaki terimlerle “anadili-babadili” meselesinde yapılabilecekler için, bizzat kendi üslubuyla çok güzel bir örnek veriyor Le Guin. Kitap eleştirileri bölümünde, özellikle “Venom” / ”Ağu” adlı dergide takma adla yazdığı metinlerde dilini biraz daha sivriltmesinin örneklerini de görüyoruz; dalga geçerken bile o sakin gülümsemesi pek kaybolmuyor yine de.


Şiir nedir, çeviri nasıl olur, “nasıl yazıyorsunuz?” gibi beylikleşmiş sorular hakkında yazdıkları (bence kitaptaki en güzel yazılardan birinin başlığı: “Fikirlerinizi Nereden Buluyorsunuz?”), bu beylikleşmiş sorulara verilen beylikleşmiş (ya yazarın soruya cevap vermekten çok alttan alta kendisini ve hayat tarzını övdüğü, ya da bilfiil oturup yazmanın pratik sorunlarına karşı çok kısıtlı bir ilgi gösteren kuramsal cevaplardan) çok farklı; gerçekten işin içinden, yılların tecrübesinden gelerek, ayrıca kendi yazdıklarına karşı eleştirel bakışı kaybetmeyen, yıllar sonra onların nerelerini yanlış, eksik bulduğunu söylemekten çekinmeyen bir ustanın gözüyle yazılmış metinler bunlar; bunları yazının, şiirin, çevirinin teknik yönleriyle ilgilenen herkese özellikle öneririm.


Nedir bu işin sırrı?

 

Seda Ersavcı’nın çevirisi, özellikle kitabın düzyazılar bölümünde Guin’in karmaşık, çok katmanlı, imalarla dolu, zengin dilini sürçmeyen, açık, temiz bir Türkçeyle ifade etmeyi, Guin’in kelime haznesindeki zenginliği Türkçede canlandırmayı başaran bir çeviri; özellikle denemeler bölümünde Ersavcı’nın çevirisini de bir “çeviri” olarak büyük keyifle okudum. Ersavcı, bir kelime için sözlükte ilk çıkanı değil, ikinci, üçüncü çıkıp bağlama daha uygun olanı, hatta sözlükte olmayıp orada Guin’in kastettiği nüansı daha iyi yansıtanı bulmayı, ciddi kelimeler ile gündelik kelimeler arasındaki dengeleri yakalamayı, Guin’in ince mizahını, yazısının ritmini Türkçede duyurmayı başarmış; Guin’in yaptığı pek çok edebi göndermeyi, alıntıyı da başka çevirilerden takip edip bağlantıları kurmuş. Nedir bu işin sırrı? Son sözü Ersavcı’nın çevirisiyle Le Guin’e bırakıyorum: “Bir şeyin nasıl yapılacağını öğrenmediyseniz öğrenmiş olanlar size sihirbaz, gizemli sırların sahibi gibi gelebilir pekâlâ. Mesela tart hamuru yapmak gibi oldukça basit bir sanatın, yöntemle ilgili, neredeyse her seferinde iyi sonuçlar veren, öğretilebilir ‘sırları’ vardır; gelgelelim ev işleri, piyano çalmak, kumaş dokumak, elbise dikmek yahut hikâye yazmak gibi girift sanatlarda, kimisi öğretilebilir kimisiyse öğretilemez olan, ancak yöntemli, yinelemeli, uzun süreli bir pratikle, yani, başka bir deyişle, çalışarak, öğrenebileceğiniz çok fazla teknik, beceri, yöntem seçeneği,çok fazla değişken, çok fazla ‘sır’ vardır. Kestirme bir yol bulmak ve tüm işten kaçınmak istedikleri için sır peşindekileri kim suçlayabilir ki? Şüphesiz herhangi bir sanatı öğrenme uğraşı yeterince zordur zaten, dolayısıyla da (herhangi bir seçim şansınız olduğu sürece) mutlak bir yeteneğinizin olmadığı bir sanat için fazla zaman ve enerji harcamak akıllıca değildir. Pek çok sanatçının teknikleri, tarifleri, formülleri vs. konusundaki ketumiyeti maharetsizlerce bir uyarı olarak algılanabilir: Üzerinde emek sarfetmediğin sürece benim işime yarayan senin işine yaramayabilir.”

 

 

 


 

Görsel: Seda Mit

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.