Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Le Guin’den hepimizin öğreneceği çok şey var



Toplam oy: 362
Ursula K. Le Guin // Çev. Seda Ersavcı
İthaki Yayınları
Dünyanın Kıyısında Dans, Le Guin’i bir yazar olarak daha iyi tanımak, çokyönlülüğünü takdir etmek için Le Guin’den ilk okunabilecek kitap olmaya çok uygun.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor. Kitap, uzun bir süreye yayılmış ve başka amaçlarla yazılmış metinleri bir araya getirmesiyle, Le Guin’in düşünce dünyasının, ana meselelerinin geniş bir panoramasını sunuyor (ilginç bir şekilde, bu çeşitliliğiyle ve bir yazar olarak olgunluk dönemine ulaşmasının izini sürmesiyle, Le Guin’i bir yazar olarak daha iyi tanımak, çokyönlülüğünü takdir etmek için Le Guin’den ilk okunabilecek kitap olmaya da çok uygun; Guin’in çok meşhur kitaplarındaysa yazarın bu çokyönlülüğünü gözden kaçırma tehlikesi var).


Kitapta Le Guin’in zengin iç dünyasını, tüm eserlerine damgasını vuran ana merak hatlarını görüyoruz: Kadınların dünyadaki yeri; kadın sözünün, kadın tecrübesinin yüzyıllarca itildiği geri plandan, giderek “anlaşılmaz, yabani” söz olarak görülmesinden kurtulup sahici yerini geri alması davası, bunun için yapılması gerekenler; iktidarın, tahakkümün, tahakküme yönelik hayatın yüzleri ve dili, buna karşı neler yapabileceğimiz; güya “ilkel”, “yaban” kültürlerin düşünce dünyası, bunun değeri; dünyanın geleceği, daha iyi bir dünyaya ulaşmak için –her şeye rağmen– ne yapabileceğimiz; ve tabii ki, bilimkurgu ve fantezi edebiyatı yazarlığının meseleleri. Taoizmin etkisi de yer yer kendini gösteriyor. Bunların yanında Guin’i ve eşini Amerika ve İngiltere’de gezerken, bir Guin metninin filme alınması sırasında, bir ses-yazı performansı sırasında da görüyoruz; ailesi, geçmişi hakkında pek çok şey öğreniyoruz (ve öğrendiklerimizi bizlere ve daha gençlere hayatla ilgili çok anlamlı ipuçları veriyor). Kitap eleştirileri bölümü, denemelerin yoğunluğu ve zenginliği karşısında biraz zayıf kalsa da, Le Guin’in önem verdiği kitaplara (Doris Lessing ve Italo Calvino’nun kitapları tekrarlanıyor örneğin) dikkatimizi çekmesi açısından önemli.

 

 


Bence kitabın (ve Le Guin’in üslubunun) en çarpıcı yönü, çok netameli, tartışmalı, kesin bir cevabı olmayan, insanları çok sert üsluplarla tartışmaya, kavga etmeye (ya da birbirlerini hiç dinlemeyip ayrı düşünce evrenlerinde, birbirlerini yok sayarak konuşmaya) yöneltebilecek konular üzerinde, üstelik çok iddialı, insanları kendi önlerine konulandan bambaşka yolları aramaya, dünyanın düzenine temelden karşı çıkarak birşeyler yapmaya çalışmaya davet ettiği fikirlerini, çok yumuşak, mizahı, yanılma payını, karşı tarafı dinlemeyi, yeri geldiğinde kendisiyle de hafifçe dalga geçmeyi hiç elden bırakmayan bir üslupla yazması. Le Guin’in bu yönünden bence hepimizin öğreneceği çok şey var – özellikle, asıl işi, hayatı boyunca yaptığı mesleği kelimeleri anlamak ve iyi kullanmak olanların arasında bile, en basit meselelerin sık sık bitmeyen bir horozlanmaya dönüşebildiği bu ortamda, en keskin meselelerin bile güleryüzle, yumuşaklıkla, mizahla ama konumundan ödün vermeden konuşulabileceğinin çok önemli bir örneği bu üslup. Böylece, kitabın belki de en önemli konusu olan kadın sözü-erkek sözü, kitaptaki terimlerle “anadili-babadili” meselesinde yapılabilecekler için, bizzat kendi üslubuyla çok güzel bir örnek veriyor Le Guin. Kitap eleştirileri bölümünde, özellikle “Venom” / ”Ağu” adlı dergide takma adla yazdığı metinlerde dilini biraz daha sivriltmesinin örneklerini de görüyoruz; dalga geçerken bile o sakin gülümsemesi pek kaybolmuyor yine de.


Şiir nedir, çeviri nasıl olur, “nasıl yazıyorsunuz?” gibi beylikleşmiş sorular hakkında yazdıkları (bence kitaptaki en güzel yazılardan birinin başlığı: “Fikirlerinizi Nereden Buluyorsunuz?”), bu beylikleşmiş sorulara verilen beylikleşmiş (ya yazarın soruya cevap vermekten çok alttan alta kendisini ve hayat tarzını övdüğü, ya da bilfiil oturup yazmanın pratik sorunlarına karşı çok kısıtlı bir ilgi gösteren kuramsal cevaplardan) çok farklı; gerçekten işin içinden, yılların tecrübesinden gelerek, ayrıca kendi yazdıklarına karşı eleştirel bakışı kaybetmeyen, yıllar sonra onların nerelerini yanlış, eksik bulduğunu söylemekten çekinmeyen bir ustanın gözüyle yazılmış metinler bunlar; bunları yazının, şiirin, çevirinin teknik yönleriyle ilgilenen herkese özellikle öneririm.


Nedir bu işin sırrı?

 

Seda Ersavcı’nın çevirisi, özellikle kitabın düzyazılar bölümünde Guin’in karmaşık, çok katmanlı, imalarla dolu, zengin dilini sürçmeyen, açık, temiz bir Türkçeyle ifade etmeyi, Guin’in kelime haznesindeki zenginliği Türkçede canlandırmayı başaran bir çeviri; özellikle denemeler bölümünde Ersavcı’nın çevirisini de bir “çeviri” olarak büyük keyifle okudum. Ersavcı, bir kelime için sözlükte ilk çıkanı değil, ikinci, üçüncü çıkıp bağlama daha uygun olanı, hatta sözlükte olmayıp orada Guin’in kastettiği nüansı daha iyi yansıtanı bulmayı, ciddi kelimeler ile gündelik kelimeler arasındaki dengeleri yakalamayı, Guin’in ince mizahını, yazısının ritmini Türkçede duyurmayı başarmış; Guin’in yaptığı pek çok edebi göndermeyi, alıntıyı da başka çevirilerden takip edip bağlantıları kurmuş. Nedir bu işin sırrı? Son sözü Ersavcı’nın çevirisiyle Le Guin’e bırakıyorum: “Bir şeyin nasıl yapılacağını öğrenmediyseniz öğrenmiş olanlar size sihirbaz, gizemli sırların sahibi gibi gelebilir pekâlâ. Mesela tart hamuru yapmak gibi oldukça basit bir sanatın, yöntemle ilgili, neredeyse her seferinde iyi sonuçlar veren, öğretilebilir ‘sırları’ vardır; gelgelelim ev işleri, piyano çalmak, kumaş dokumak, elbise dikmek yahut hikâye yazmak gibi girift sanatlarda, kimisi öğretilebilir kimisiyse öğretilemez olan, ancak yöntemli, yinelemeli, uzun süreli bir pratikle, yani, başka bir deyişle, çalışarak, öğrenebileceğiniz çok fazla teknik, beceri, yöntem seçeneği,çok fazla değişken, çok fazla ‘sır’ vardır. Kestirme bir yol bulmak ve tüm işten kaçınmak istedikleri için sır peşindekileri kim suçlayabilir ki? Şüphesiz herhangi bir sanatı öğrenme uğraşı yeterince zordur zaten, dolayısıyla da (herhangi bir seçim şansınız olduğu sürece) mutlak bir yeteneğinizin olmadığı bir sanat için fazla zaman ve enerji harcamak akıllıca değildir. Pek çok sanatçının teknikleri, tarifleri, formülleri vs. konusundaki ketumiyeti maharetsizlerce bir uyarı olarak algılanabilir: Üzerinde emek sarfetmediğin sürece benim işime yarayan senin işine yaramayabilir.”

 

 

 


 

Görsel: Seda Mit

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.