Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Marjinal dedektifimiz Metin Çakır karakolda…



Toplam oy: 675
Armağan Tunaboylu
Maceraperest Kitaplar
Metin Çakır polisiyeleri, polisiye edebiyatımızda kendine has bir yere sahip. Karakol Cinayetleri, bu kendine haslığı, mizahi bir kurgu ve dille daha üst boyutlara taşımış...

Armağan Tunaboylu, son kitabı Karakol Cinayetleri ile Metin Çakır’ın maceralarına (Yıldız Cinayetleri, Resim Cinayetleri ve Konsey Cinayetleri’nin ardından) devam ediyor. Tunaboylu’nun Türkçede polisiyeye yeni bir soluk getirdiği bir gerçek. Bu yeni soluk sadece marjinal kahramanı Metin Çakır aracılığıyla değil, polisiye kurguda yarattıklarıyla da kendini gösteriyor.

 

 

Polisiye kurmacaların çoğunda malumatfuruşluk, dedektifin olmazsa olmazıdır, çünkü malumatfuruşluk hem olay örgüsünde okurun ilgisini muammadan uzaklaştırmak hem de olay örgüsünü mümkün olduğunca uzatmak için kullanılan önemli bir edebi araçtır. Genellikle zehirler, araştırılan nesneye, bölgeye, öldürme yöntemlerine dair detaylı ayrıntılar bu malumatfuruşluğun parçasını oluşturur. Oysa Tunaboylu’nun kahramanı Metin Çakır bunu yapmıyor. O, kurgudaki malumatfuruşluk için kendi hayallarini, içsesini ve kimi zaman da kafasında belirli bir konuşma ya da tahrik sonucu oluşan unsurları kullanıyor; tabii rüyalarını da işin içine katmayı ihmal etmiyor.


Metin Çakır’ın bir diğer özelliği ise kendine has dili. Bir kadın satıcısının sokaklarda edindiği bu özel dil, onun gözünden aktarılan kurmacanın dilini de belirliyor. Hayatınızda hiç duymadığınız birçok kelime, onun dilinden sayfalara neredeyse saçılmış bir şekilde... Saçılmış diyorum, çünkü zaten Metin Çakır sürekli dilinin ya da zihninin altından bir şeyleri püskürtür gibi konuşuyor. Bu konuşma ve düşünme tarzı onun argosuyla birleştiğinde maceraları da son derece kendine has bir nitelik kazanıyor. Bu yönüyle Armağan Tunaboylu’nun yarattığı karakterin, Türkiye’deki polisiye edebiyatta önemli bir figür olduğunu düşünüyorum.


Bir kurmaca kahraman olarak kendine has özellikleri bununla da bitmiyor Metin Çakır’ın. İşlettiği randevuevi bu son macerada iyice sefil duruma düşmüş halde. Neredeyse müşteri yok, kızları sık sık pataklamaktan da geri kalmıyor. Son derece maço ve küfürbaz olan karakterimizin en temel vasfı bu zaten. O yüzden kendisi Mike Hammer’a oldukça yakın bir figür. Ancak arada fark var; Hammer’ın yumruklarıyla yaptıkları çoğu zaman vakaları çözüme kavuşturmak için yeterli olurken, Metin Çakır söz konusu olduğunda sadece yumrukların üstünlüğünden bahsetmek zor. Onda her şeyi aynı anda dışarıdan ve yukarıdan görebilme gibi bir yeti var. Serinin son kitabı olan Karakol Cinayetleri’nde izledikleri videodaki saat ayrıntısını hemen fark ediveriyor mesela.

Miss Marple ve Hercule Poirot’ya selam

 

Serinin son kitabı Karakol Cinayetleri’nde Metin Çakır, kendini bir karakolda polislerle birlikte başka bir polisi kurtarmaya çalışırken buluyor. Üstelik kurtarmaya çalıştığı bu polis, mahalle karakolunun başkomiseri olan belalısı Asım Ağbi… Nitekim bu durumun kendisi bile serinin daha önceki kitaplarını okuyanların mizahın nasıl dilden kurguya da aksettiğini görmeleri için yeterli olacaktır. Metin Çakır bakış açısıyla ve bu bakış açısını anlatmak için yarattığı bol argolu diliyle oldukça mizah yüklü sahneler yaratır. Bu son kitapta baş belası bir polisi kurtarmak için karakolda diğer polislerle çalışması ise mizahın kurguyla birleştirildiğinin bir parçası. Bu açıdan yazarın bu son macerada oldukça zeki bir yönteme başvurduğunu söylemek gerek.


Karakol Cinayetleri’nde kahramanımız biz okurlara daha önceki serilerde olduğu gibi başkalarının görmediği ama kendisinin gördüklerini zaman zaman açık etmeye devam ediyor, ancak oldukça kısık bir sesle yapıyor bunu. Örneğin öldürülen birinin evine girdiğinde gördüğü resmin sonrasında olayın çözümünde işine yarayacağından bahsediveriyor ayak üstü biz okurlara. Bu ayak üstü konuşmalar, romanın sonunda çözülen vakanın, vakaya karışan herkesi bir araya toplayarak suçlunın/suçluların ilan edilmesi ve suçun neden ve nasıl işlendiğine dair bir anlatıya dönüşüyor. Agatha Christie’nin meşhur dedektifleri Miss Marple ve Hercule Poirot’ya selam gönderen Tunaboylu, burada baştan beri sözünü ettiğim mizahın kurgusal boyuta geçmesine bir başka boyut daha ekleyerek, meşhur bir polisiye klişeyi de mizahın bir parçası haline getiriyor.


Roman boyunca Metin Çakır’ın karakolda tanıştığı esmer ile ilişkisi, Kuduz Niyazi’nin onu takip etmesi, karakoldaki dosyalara müdahalenin fark edilmesi gibi birçok olay aynı anda akıyor. Ancak kahramanımız herkesi bir araya topladığı vaka çözümü sahnesinde bazı açıklamaları yapmıyor; Ramona’nın evindekiler neden oradalar, Ramona ne yapıyor, Tara’nın Metin Çakır’a verdiği ipucuna rağmen kahramanımız neden bunun peşinde koşmuyor… Bunları okur olarak bizim birleştirmemiz bekleniyor. Ancak kendi kendine gevezelik yapmaktan hoşlanan Metin Çakır’ın Ramona’nın evinde Tarka’dan aldığı işaret üzerine gerektiği kadar kafa yormaması biraz onun kişiliğine aykırı gibi geldi bana.

Argo sözlüğü...

 

Muamma unsuru, kitapta oldukça iyi kurgulanmış. Tam da kitabın sonundaki Agatha Christie klişesini kullanmak da çok iyi bir seçim. Çünkü gerçekten her şeyi Christie’nin romanlarında olduğu gibi bu son sahnede öğreniyoruz ve tabii yine çoğu Christie romanlarındaki gibi bir aile mevzusu vakanın merkezini oluşturuyor. Bu açıdan bakıldığında kitabın bu klişeleri kullanmaktaki başarısına bir de sonundaki Türk filmi sahnelerinden gelen görece kanlı bir mutlu son eklediğini de belirtmek gerek. Görece diyorum çünkü bu, tamamen okurun bu sonu nasıl değerlendirdiğine kalmış…


Kitabın sonunda eserde geçen argo sözcükler için bir sözlük oluşturulmuş. Ancak oradaki kaynakçaya bakıldığında sadece sözlüklerin değil yazarının da bulunduğu görülecektir. Dolayısıyla Metin Çakır polisiyelerinde Tunaboylu,  karakterine bir sözcük dağarcığı da kazandırmıştır. Bu tür girişimler bir dil için zenginliktir.


Metin Çakır polisiyeleri, polisiye edebiyatımızda kendine has bir yere sahiptir. Karakol Cinayetleri bu kendine haslığı bizzat polisiyenin klişelerini de kullanarak mizahi bir kurgu ve dille üst boyutlara taşımıştır.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.