Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Metamorfozun Kaçış Hali



Toplam oy: 16
Bilginin kolayca ve müdahaleye açık şekilde dolaşıma girebildiği günümüzde benzer alanda eleştirel mizah yapanlar ve referans mizahını seven karikatüristler de haliyle daha çok göz önüne çıkıyor ve dikkat çekiyor. Neyestani, yaşadıklarını hayali bir hamamböceği karakteri üzerine yıkarak tüm anlatı boyunca ondan kaçmaya çalışıyor, bunu yaparken bir yandan da İran’daki sosyopolitik ortamın önünde açtığı deliklere düşmeden özgürlüğüne kavuşmaya çalışıyor.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele. Siyasetin, sosyal meselelerin, tarihsel birikimle mirasın veya din ve kültür başlıklarının etrafında gezindiği zaman, mizahın -amiyane tabirle- güldürmekten çok düşündürdüğünü, hatta dünyanın birçok yerinde sorumlularının başını yasal ve sosyal platformlarda ister istemez belaya soktuğunu söylemek yanlış olmaz. Bu anlamda düşünce özgürlüğünün, eleştirinin mizahla harmanlanarak insana ulaşabilecek en kolay ürüne, yani karikatüre ve/veya çizgi romana dönüştüğü medya ürünleri de bu alanda önümüze en çok çıkan ve hakkında bahsedilen örnekler olarak göze çarpıyor. Bilginin kolayca ve müdahaleye açık şekilde dolaşıma girebildiği günümüzde benzer alanda eleştirel mizah yapanlar ve referans mizahını seven karikatüristler de haliyle daha çok göz önüne çıkıyor ve dikkat çekiyor. İranlı çizer Mana Neyestani ise (her ne kadar başından geçenleri dijital iletişimin yeni yeni hızlanmaya başladığı bir dönemde yaşamış olsa da); otobiyografik çizgi romanı İran Usülü Metamorfoz’la (Une Métamorphose Iranienne, Baobab Yayınları: 2020) yaşadığı Kafkaesk dramı bizlere şeffaf ve trajik bir biçimde aktarıyor.


Böcekle randevu
Neyestani, Kermanlı bir baba ve Tahranlı bir annenin oğlu; hayatı boyunca İran’da yaşayıp 90’larda da Tahran Üniversitesi’nde mimarlık eğitimini tamamlıyor. Lise yıllarından itibaren karikatürle ilgilenen Neyestani, dönemin progresif (veya İran kontekstinde reformist) olarak nitelendirilebilecek dergilerinde ve gazetelerinde çalışıyor; bu yayınlar kadın odaklı dergilerden çocuk kitaplarına kadar geniş bir alana yayılıyor. 90’lar ve 2000’ler başına kadar görünür muhalif işlerinden ödün vermeyen Neyestani, 2000’ler başıyla birlikte İran’da tekrar yükselen baskı politikalarıyla birlikte (belki de kendini koruyabilmek adına) çocuk yayınlarına yöneliyor; dönemin devlet ajansı tarafından yayınlanan İran gazetesinin çocuklar için haftalık çıkan Cuma (Iran-e-jomee) ekini hazırlamaya başlıyor. 12 Mayıs 2006’da ise, aynı çocuk eki için hazırladığı bir karikatür, kendisini ve ailesini hayatında asla geri dönülemeyecek bir yola sokuyor.
Neyestani, çocuk çizgi karakterinin hamamböcekleriyle konuşmaya çalıştığı hikâyede hamamböceği karakterin tek kelimelik bir tepki vermesi; bu kelimeninse İran’ın kuzey kısmında önemli bir nüfus oluşturan Azerbaycan Türklerinin kullandığı bir kelime olması sebebiyle bir günde ‘istenmeyen adam’a dönüşüyor. Bunun küçük düşürücü olma amacıyla yazılmadığını, kendisinin de bu kelimeyi günlük hayatta kullandığını kendi gazete yönetimine anlatmaya çalışsa da, gürültü yatışana kadar gazete yönetiminin ve bazı devlet aracılarının önerisiyle hapse giriyor ve sonu gelmeyecek, sabır yıpratıcı olaylar silsilesi de böyle başlıyor. Neyestani, yaşadıklarını hayali bir hamamböceği karakteri üzerine yıkarak tüm anlatı boyunca ondan kaçmaya çalışıyor, bunu yaparken bir yandan da İran’daki sosyopolitik ortamın önünde açtığı deliklere düşmeden özgürlüğüne kavuşmaya çalışıyor.
Geri metamorfoz
Neyestani gözaltı macerasıyla başlayan bu süreçte çok fazla badire atlatıyor, ülkeden ülkeye koşuyor; kitap boyunca kendi yaşadığı ancak etrafına hiçbir zaman tam anlamıyla itiraf edemediği sonsuz ümitsizliğini çizgilerle, kısmi halüsinasyonlarla ve bazen de kurgusal betimlemelerle okuyucuya aktarıyor. Basit bir hassasiyet meselesi gibi başlayan bu trajik macera, aslında İran hükümeti içerisindeki kutupların güç savaşlarını, ülkenin kuzeyinde yaşayan Azerbaycan Türklerine karşı devletin ayrımcı bakışını, hukukun çaresizliğini ve genel anlamda bir ülke içi yozlaşmanın katmanlarını sayfalar ilerledikçe üst üste ekleyerek ilerliyor. Burada kantarın topuzu, yeri geldiğinde özgürlük timsali olarak yansıtılan kurumları da vuruyor; Neyestani yardıma muhtaç haldeyken global bürokrasinin ne kadar işe yaramaz hale geldiğini üç beş kare içerisinde başarıyla özetliyor. Neyestani’nin hiçbir politik veya kültürel kampa sığınmadan, çizgileriyle aktardığı gerçekler, aslında içinde bulunduğumuz coğrafyadaki sığınmacı kültürünü, gittikçe büyüyen ve savaşlarla birlikte ekonomik şartların da ivmelendirdiği mülteci sorununu ve genel anlamdaki bölgesel çaresizliği harika bir şekilde önümüze getiriyor.
Eleştirel mizahın en direkt ve eğlenceli formlarından biri olan karikatürün, siyasi mizahla kurduğu sıkı ilişki hepimizin malumu. Yakın coğrafyada olduğu gibi, ülkemizde de mizahın siyasi kanadı, özellikle gençler arasında, uzun yıllar boyunca esas siyaset konularının önüne geçti; çoğu genç siyaseti belki de sadece mizah/karikatür dergileri veya komedi ürünleri üzerinden takip etti. Bu anlamda yıllar içerisinde tamamen sinmiş ve kabuğuna sıkışarak acı çekmeye başlamış bir ülke olan İran’da, bir çocuk karikatürünün bile bir anda ülkenin sosyokültürel ortamıyla ilişkili bir mesele için araç haline getirilebilmesi ilgi çekici. Hikâyedeki otoritelerin sorunları çözmek yerine sorunları şişirerek araçsallaştırmaya çalışması; bunu ‘değerler’ adı altında yaparken insan hayatlarının arada harcanması, İran Usulü Metamorfoz’dan geriye kalan en büyük hisselerden bir diğeri. Neyestani’nin acı çekerek yaşadığı ve yansıttığı bu emsal otobiyografik hikâye, karikatürün genel anlamda bugünkü iletişim teknolojileri öncesindeki etki alanını, beraberinde mizahın ve çizginin ulaşabileceği sınırları düşünmek ve bugüne yönelik değerlendirmeler yapabilmek adına oldukça önemli.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok.

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Avrupa’da tasavvufun varlığının, İslam’ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs’ten başlayarak ele alınmak durumundadır.

Türkçeye “yer siyaseti” şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafî konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.