Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Muallakta Fikret Mualla



Toplam oy: 6
Hiçbir ressamın etkisinde kalmayan, hiçbir resim akımına kendini dahil etmeyen, kendine has bir çizgisi olan Fikret Mualla hem eserleri hem de büyük sıkıntılar yaşadığı hayatıyla genç sanatçılara ne olursa olsun sanatlarında ısrar etmelerinin ilhamını veriyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Her şey normal olsaydı ve Covid-19 salgınıyla karşılaşmamış olsaydık İzmir’de bulunan FOLKART Gallery’de düzenlenen “Yalnız ve Yaralı Bir Hayat” başlığını taşıyan Fikret Mualla sergisini ziyaret etmeyi planlıyordum. 28 Şubat tarihinde açılan serginin 17 Mayıs’a kadar devam etmesi planlanıyordu. Ama salgın nedeniyle bütün sergiler gibi bu sergi de erkenden kapandı. İnşallah salgın biter de sergi yeniden sanat severlerle buluşur.

 

Bu sergi vesilesiyle yayımlanan yaklaşık 400 sayfalık katalogda sadece sergide yer alan eserler değil Fikret Mualla’nın hayatı ve sanatıyla alakalı son derece önemli yazılara başta Ara Güler’in çektiği diğer Fikret Mualla fotoğrafları da eşlik ediyor.

“Ömrüm pentür yapmak, desen çizmekle geçiyor”
Bohem bir hayat yaşayan sanatçı, ki mizacından dolayı başka türlüsü zaten mümkün değildir, 1903’te İstanbul’da dünyaya geliyor. 1967 yılında Fransa’da bir hastanede tek başına vefat ediyor ve kimsesizler mezarlığına defnediliyor. Arada yaşananları bilmesek bile sanatçının bugünkü tanınırlığını düşündüğümüz zaman hayatı boyunca büyük sıkıntılar çektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
1946 yılında arkadaşı Fikret Adil’e yazdığı bir mektupta içinde bulunduğu durumu şu sözlerle aktarıyor:
“Pentürle hayatımı kazanıyorum. Daha ziyade kendimi öldürüyorum. Elimdeki avucumdaki, ne ölecek ne de yaşayacak kadardır. Üstüm başım bitik, ne elbisem kaldı ne de çamaşırım, kış fena halde geldi. Müsait ve biraz sehavetli bir satış yapmak çarelerini arıyorum. Ömrüm pentür yapmak, desen çizmekle geçiyor. Paris’in ücra bir köşesinde dünyadan uzaklaşmakla uğraşıyorum. Maddi mücadele yoruyor. Sanat bu vaveylâ âlemde tıpkı bir kedi miyavlaması gibi geliyor bu âlem insanlarına.
Süksem olmuyor sanma fakat manevi. Şöyle bir gökyüzü açılıp yüz bin franklık bir portföy inmiyor yanıma.”
Bu ve bunun gibi birçok sıkıntılı mektup yazar Fikret Mualla. Yaptığı işten vazgeçmeyi asla düşünmez. Babasının mühendislik eğitimi alması ve dil öğrenmesi için gönderdiği İsviçre’den ressam olmak amacıyla Almanya’ya geçer orada sanat eğitimi alır. Ama aldığı eğitim neticesinde Akademi’de “ressam” olarak kabul görmez. Grafiker ve desinatördür o. Bu yüzden de önce Galatasaray Lisesi’ne ardından da Balıkesir Lisesi’ne resim öğretmeni olarak görevlendirilir. Ta Almanya yıllarından başlayan alkol bağımlılığı vardır. İstanbul’da olduğu dönemde Beyoğlu’nda yaşar.
İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen “Lüküs Hayat”, “Deli Dolu”, “Saz Caz” gibi operetlerin kostümlerini çizer ama bunlar onun için yeterli değildir. Onun için önemli olan resimdir ve ressam olarak anılmaktır. Ressam olarak da kendine has bir çizgisi vardır. Hiçbir ressamın etkisinde kalmamıştır, hiçbir resim akımına kendini dahil etmemiştir. İlla ki bir akıma benzetilecekse bence Henri Matisse’in de yer aldığı fovizme yakın gösterilebilir.


60’lara kadar eski yazıyı kullanır
“Resim yaparken ibadet eder gibi, sükutu beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissetmezsem, o zaman bilirim ki yanlış bir işle meşgulüm veya işgal etmişimdir” diyecek kadar yaptığı işe tutkuyla sarılır.
Dönemin herhangi bir Batı ülkesinde eğitim almış hemen hemen tüm Türk ressamları gibi o da Cumhuriyet’in kuruluşunda ve yapılan inkılâplarda, harf inkılâbı da dahil olmak üzere Mustafa Kemal Atatürk’ü desteklemiştir. 1938 yılında Ses dergisinde çıkan bir yazısında “Mili Eğitim Bakanlığı Türkçe yazı için Lâtin alfabesinden Türkçeye karşılık arıyor. Türkçeyi Lâtin harfleriyle yazmamız fazla gecikmeyecek” diye yazmasına rağmen katalogda da örneklerini görebileceğimiz mektuplarında en azından 1960’lara kadar eski yazıyı kullanmıştır.
Doğan Hızlan’ın yazısıyla başlayan katalog, ki bu yazı aslında FOLKART Gallery’nin İzmir’de bir sanat merkezi kurmasını da içerdiği için ayrıca önemli, sanat eleştirmeni Evrim Altuğ’un Hâlâ Paletinin Götürdüğü Yerdeyiz başlıklı yazısıyla devam ediyor. Hıfzı Topuz’un, ki Fikret Mualla Türk basınında ilk kez onun sayesinde görünür olmuştur, Mualla’yla yaptığı röportajlardan bir kesit sunması sanatçıyı yakından tanıma imkanı veriyor. Dr. Safder Tarim ve emekli büyükelçi Namık Kemal Yolga’nın anıları da birincil kaynaklardan sanatçıyı anlamaya yardımcı oluyor. Son olarak sanatçı, Hıfzı Topuz ve Dr. Safder Tarim’e yazdığı mektuplarda doğrudan sanatını ve yaşantısını anlatıyor. Youki Desnos’un 1958 tarihli katalog yazısı Türkiye’de kıymeti bilinmezken Paris’te, arzu ettiği kadar olmasa da, gördüğü ilgiyi kayıt altına alıyor.
Genç sanatçılara sanatlarında ısrar etmelerinin neticelerini geç de olsa bir gün alacaklarını göstermesi açısından Fikret Mualla’nın eserlerini ve hayatını incelemelerini tavsiye ederim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.