Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Mutlu aşk yoktur



Toplam oy: 77
Hikmet Hükümenoğlu
Can Yayınları
Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri, yalnız hikaye anlatmayı seven değil, bir derdi de sırtlanan, okurda etki bırakmayı başaran bir kitap.

Hikmet Hükümenoğlu, Körburun’daki uzun ve hacimli anlatısının ardından Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri ile kısa formlarla da nelerin başarılabileceğini gösteriyor; çağdaş Türk edebiyatı adına yüz akı bir öykü kitabı. Adına kılıçların şakıdığı, mürekkeplerin sel olup aktığı, hayatın ve edebiyatın gündeminde tükenmez bir yerin sahibi aşk hakkında romanslar, destanlar, mesneviler, ciltler dolusu şiirler, ucuz aşk romanları, epik hikayeler, başucu kitabı klasikler ve daha niceleri yazıldı... Hükümenoğlu öykülerinde aşkın epik tarafını değil de tam da hayatın içindeki o eksik, hasarlı, çoğunlukla sonu mutsuzluğa açılan taraflarını anlatmayı tercih ediyor. “Aşk Öyküleri No. (...)” şeklinde numaralandırdığı altı kısa metnin tamamı, hızlandırılmış bir şekilde, insanın aşk adını verdiği o tutkunun, kıvılcımın, çekimin nasıl olup da büyük bir mutsuzluğa dönüştüğünü gösteriyor. Sosyal veya ekonomik statü farkından dolayı bitiveren şehirli aşkların yanında, orta sınıfın aşklarında evlilik öncesi heyecanların evlendikten sonra klişe hayatlara dönüşümünü veren bu kısa metinler, bizim büyük mutsuzluğumuzun aldığı farklı halleri gösteriyor. Bu metinlerin çabuk gelişen hikayesini bıçak gibi kesen sonların okurda oluşturduğu rahatsızlık hissi de, bu mutsuzluk vurgusunu güçlendiriyor. Şu mesela: “Sonra evlendik, iki çocuğum oldu; biri kız biri oğlan. Oğlanın ciğerleri sürekli su topluyor, doktor doktor dolaşıyoruz.” Bu ifadelerin basitliğine karşıt bir çarpıcılığı olması, Hikmet Hükümenoğlu’nun anlatmayı seçtiği karakterlerin sesini bulmakta ve hikayenin yüreğindeki karşıtlığı ortaya koymadaki başarısı bence.

Bu kısa hikayelerden başka yedi tane klasik formda öykü var kitapta. Hepsinden bahsetmek bu yazıda mümkün olmasa da, kitabın ilk öyküsünü son öyküye bağlayan o küçük oyunun, okurun yıllar sonra dahi hatırında kalacak naif, buruk bir tat bırakarak bu iki metnin dramatik gücünü yükselttiğini not etmekte fayda var. Bu gruptaki öykülerde aşk, kendisini metinlerin konularında değil ama temalarında gösteriyor. Örneğin, kitaptaki en güçlü öykülerden biri olan “Mersedes 80”de, yaşlı ve zengin bir çift için şoförlük yapmaya başlayan karakterimizin –genç bir kız olur kendileri– aşkı, bu eski püskü ama asil arabadan başkası değildir. Kitabın bir diğer dikkat çekici öyküsü “Hudut” ise, Oğuz Atay’ın “Ne Evet Ne Hayır”ındaki takıntılı âşık karakteri hatırlatıyor. Kötü bir aşk deneyiminden sonra tanıdığı gazeteci abisi ile sınıra, savaş muhabirliği yapmaya gidiyor karakterimiz. Bu bakımdan, güncel bir meseleyi de farklı bir perspektiften ele alıyor Hükümenoğlu. Ama özgün olan, hikayenin bu dengesiz, şiddet eğilimli oğlanın diliyle anlatılıyor oluşu. Aslen trajik olan savaş, bombalar, çöken binalar ve ölen insanların okurda bıraktığı etki, metnin ilerlemesiyle anlatıcının bu tuhaf takıntılı yönünü görmemizle birlikte trajikomik bir hal alıyor. Metnin başarısı tam da burada; anlatıcının tutarsız ve takıntılı olduğunun okura yavaş yavaş hissettirilmesi ile öykünün ritmi giderek yükselerek finalde patlıyor.

Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri, yalnız hikaye anlatmayı seven değil, bir derdi de sırtlanan, okurda etki bırakmayı başaran bir kitap.

 

 

 


 

 

Görsel: Ece Zeber

 

 


 

>>> SabitFikir arşivinden ek okuma: “Olanlar hep birbiriyle ilişkilidir ve aynıdır”

 

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.