Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Nabotobiyografi: Kaybettiğimiz Zamanı Yakalamak


İyi
Toplam oy: 710
Vladimir Nabokov
İletişim Yayınevi

‘Ân’ın geçmişin ve geleceğin içinde devinim halindeki zaman olduğu fikrine uzak olanlar ya ‘geçmiş’in ya da ‘gelecek’in mitleştirilmesine yaklaşan bir moebius sarmalında dönüp dururlar. ‘Geçmiş’e yakın duranlar “Evvel zaman içinde ve ne güzel evvel zamanlardı onlar” hisleriyle donakalıp ân’dan kaçarlar ki bunlara sözcüğün olumsuz anlamıyla nostaljik diyoruz. Romantizm’in, muhafazakârlığın ve melankolinin temel duygusal yatırımı olan nostaljinin radikal reddi ‘gelecek’in fethidir ve her tür radikalizmin ikametgâhı burasıdır. Muhafazakâr fikriyatın söylemi “işte böyleydi”, mutlak bir hakikat gibi öne sürülür. Bu, gündelik hayatın nevrozunun dilinde “böyle demiştin” diye tercüme edilebilir. Israrla ‘önce’ öne sürülür ve bugün kovulur. Bireyin bütünlüğünü sağlayan kendi değerleriyle uyumlu olan süreçler dahi göz ardı edilir, geçmiş ısrarla bugünü sürgün eder: Böyle demiştin!  Söylenmiş olan yapılana önceldir, çünkü geçmişin imgesi ‘eyleyen’ değil ‘sözel’dir.

 

Nemli, ılık nefesiyle ensemizden girip çıkan; tam ‘yakaladım’ dediğin anda kaçıveren, yankısı havada asılı kalan ‘geçmiş’i, ancak Nabokov gibi, zamanın örtüsü altından çıkabilme yeteneğine sahip olanlar, ‘eyleyen’ bir imgeye dönüştürebiliyor.

 

Vladimir Nabokov’un ‘Konuş Hafıza – Tekrar Ele Alınmış Bir Otobiyografi’si yazarın kendi deyimiyle  “neredeyse patolojik derecede kuvvetli hafızası”nı devreye sokması değil sadece. Öncelikle bir mevhum olarak ‘zaman’ı neredeyse elle tutulur bir şeye dönüştürüyor. Denebilir ki iyi edebiyat da zaten kaybettiğimiz zamanı yakaladığımız yerlerdendir. Çocukluğunun uykularından şöyle söz ediyor: “uykuya dalmadan hemen önce, zihnimin bir köşesinde, düşüncelerimin asıl akışından oldukça bağımsız, bir tür tek taraflı konuşmanın süregeldiğini fark ederim. Bu, benim için önem taşıyan hiçbir sözünü yakalayamadığım, renksiz, yansız, sahibi belli olmayan bir sestir…” 

 

Evet, romanlarındaki o edebi tadı otobiyografisinde de bulabiliyoruz Nabokov’un. Derdi hayatının kronolojik bir anlatısını vermek değil çünkü. Kendi “ölümsüzlüğünü soruşturmaya” girişiyor daha çok. Böyle olunca da ne zaman Rusya’dan ayrıldığı, Ekim Devrimi’ne bakışı, Avrupa ve daha sonra Amerika macerasından daha çok, mesela İngilizceyi nasıl öğrendiğini anlattığı sayfalarda takılıp kalabiliyorsunuz: “Renk duygusu, belli bir harfi sesli olarak biçimlendirirken o harfin şeklini şemalini hayal etmemden kaynaklanıyor olsa gerek. İngiliz alfabesinin uzun a’i bana göre solgun tahta rengindedir, oysa Fransızcanın a’sı cilalı abanozu akla getirir.” Ya da Fransız mürebbiyesinden söz açtığında: “Ne zaman romanlarımdaki karakterlere geçmişimin kıymetli nesnelerinden birini bağışlasam, yarattığım dünyaya öylece yerleştiriverdiğim nesnenin, orada eriyip kaybolduğunu fark ettim.”

 

Nabokov’un otobiyografisi ‘onun’ hayatından çok daha fazlasını anlatıyor. Nasıl ki bir romanının adından (‘Lolita’) bir kavram türetilmişse (‘lolitacılık’), Nabokovca yazılmış bir otobiyografiden de bir otobiyografi tarzı türetilebilirmiş gibi: ‘Nabotobiyografi’.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.