Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Öfkeli bir yıldızın altında



Toplam oy: 49
Ayça Güçlüten
İthaki Yayınları
Kurduğu lokomotifin sürekli aşağıya doğru ve hızla gidişini okutuyor Güçlüten.

İnsan bazen, aklını bulandıran, onu belki bir kıyıya belki bir uçurumun kenarına iten kitaplarla karşılaşır. Bu hayatta pek az olan bir şeydir. İnsan kitap elinde, itilip kaldığı yerden dünyaya bakakalır. Okuduğu satırların aralarına sıkışır, ağırlığı fark edilmeyen bir kitabın altında kalır. Boğazda bir yumru aynaya bakmaktan korkmaktır bazı kitaplar. Delilik elinizin altında sayfaların arasında, bir çığlık atsanız göğün göğsü yarılacak gibi durur yine de sakin kalmalı, diye kendi kendinizi sayıklarken bulursunuz.

Disko Topu Ayça Güçlüten’in üçüncü kitabı. Güçlüten, pek çok yayında muhabirlik, köşe yazarlığı, metin yazarlığı ve içerik yönetmenliği yaptı ve halen yapıyor. Daha önce Uykusuz (2014) adında bir romanı ve 2016 yılında da Oda kitabı yayımlandı.


Disko Topu bir varolamayış hikayesi olarak okunabileceği gibi, varlığa ve akla bir karşı duruş hikayesi olarak da okunabilir. Bir kadın, kayıp, ölmüş bir anne, ölmüş bir Nene, bir küçük kız çocuğu, akıl hastanesi, sürekli kaybolmalar ve yeniden bulunmalar, çalışmayı denemeler, gerçek hayatta varolamamalar, yardıma ihtiyacının olduğunun bile farkına varamamak... Meczupluk ya da çaresizlik değil, hayata karşı tek arzunun, hissedilen yegane şeyin insanların uzak durması olması. Bir başkaldırı değil, bir durma hali. 

“Ben bir yıldızdım. Adiydim. Bir tesadüftüm.” diyerek başlıyor roman. Tesadüfün ne demek olduğunu okudukça anlıyorsunuz. Bir sayıklama gibi başlıyor her şey, sonrasındaysa hikaye kendi karmaşık yapısı içerisinde akmaya devam ediyor. Karmaşık yapısı derken, çözülmesi gereken bir olaylar zincirinden ziyade kahramanın aklının kayboluşlarına kendinizi bırakmanız gerekiyor.

Sokaklar, çöpler, aramalar, bulmalar ve kaybolmalarla örülü Disko Topu. Bir ev, konuşan mobilyalar, Nene ve küçük bir kız çocuğu ile hayatta kalmaya çalışan bir kadın. İnsanlarla iletişimi kötü olsa dahi duvarlarla, kapı tokmaklarıyla, çekmecelerle bir şekilde iletişim kurabiliyor. Onun aklı pek çok şeye, pek çok insanınki gibi ermiyor. Görünmeyen ve görünmek için çaba sarf etmeyen, bir şekilde öylesine hayatta kalmış insanlardan biri. İğreti. Görülecek bir hesabı yok. Kendi varlığından dahi emin değil. Savrulmuş.

Ayça Güçlüten’in dili şiire oldukça yakın. Bir kadının bilinçaltında dolanıp duruyor. Ayak izi görünmeyecek kadar hafif bir kadın yalnızlıkla, dünyayla, bir küçük çocuk ile nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Hayata dair öğrendiği şeyler diğerleri gibi değil. Bir ağzın içerisindeki “olmayan bir diş” gibi yaşıyor hayatını. Yoklukla ve asla var olmayı istemeyerek, beklemeyerek. Küçük kuytusunda mesut insanlara dışarıdan müdahaleler geldiğinde hayatın nasıl sarpa sardığına dair bir roman Disko Topu. Hayatına tesadüf eden her şeyin, onu olduğu yerden daha aşağıya çekmesini anlatıyor kadın. Kitabın ilk sayfasında “Unutulmamak hayata ait değil zaten.” değil diyor, sonlarına doğru ise “Unutmak... Zorunda kalırsan olur. Seni içinde bulunduğun karanlığa körleştirecekse olur.” diyor. Kendi halinde yaşamaya ve kendini ait gördüğü disko topundan bir dünyanın içerisinde kaybolmaya hazır... Her daim gün yüzüne çıkartılan, asla güneş görmemesi gereken bir çiçek gibi. 

Ayça Güçlüten tınısıyla, içine dönüşleriyle, kayboluşlarıyla, metinin sessizliği ve kahramanının yokluğu, yoksunlukları ve yoksullukları ile pek çok şeyi anlatıyor. Aynaya baktığında bütününü gören insanlarla aynada kendi gözünün içine bakan insanlar arasındaki ayrımı anlatıyor. Sevmeyen, sevilmeyen insanın zamanla çürüdüğüne tanıklık ettiriyor. Ve dünyanın bayağılığı ile yaşamayı reddeden bir kadına bir hayat resmediyor.

Disko Topu son zamanlarda okuduğum en sağlam metinlerden biri. Kurduğu lokomotifin sürekli aşağıya doğru ve hızla gidişini okutuyor Güçlüten. Birçok kısa cümlesinin içerisinde insana uzun bir suskunluğun yanı sıra bir kırgınlığı hatırlatıyor. Sting’in o çok sevdiğim şarkısının sözlerini hatırlatır gibi “öfkeli bir yıldızın altında doğan biz insanlar / ne denli kırılgan olduğumuzu unutmayalım diye” yazılmış bir roman Disko Topu. “İnsan ziyandır” demeyi kendine hak gören bir roman.

 

 

 


 

 

 


Görsel: Seda Mit

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.