Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Okyanusun Korosu: Derinlikler



Toplam oy: 14
Rivers Solomon Derinlikler’de, ne kadar acı olursa olsun toplumun geçmişiyle hesaplaşmasını ve kabullenmesinin önemini işliyor. Yazar hamile köle kadınların katledildiği vahşi katliamı gözler önüne seriyor ve alternatif kurgusuyla geleceğe, geçmişi hatırlayarak umutla bakıyor.

Spekülatif kurgunun farklı alanlarında eserler veren 1989 doğumlu yeni bir kalem Rivers Solomon. Amerikalı yazar, ne yazık ki daha dilimizde okuma fırsatı bulamadığımız bilimkurgu türündeki An Unkindness of Ghosts (2017) adlı ilk kitabıyla adından söz ettirmişti. Ardından son yazdığı doğaüstü unsurlarıyla dikkat çeken ikinci kısa romanı Derinlikler (The Deep, 2019) ile tekrar okurun karşısına çıktı. Bu kitap yakınlarda Burcu Uluçay çevirisiyle, Çınar Yayınları aracılığıyla orijinal basım tarihinden kısa süre sonra Türkçede okurlarıyla buluştu.

Kitabı elinize aldığınızda önemli bir detay dikkatinizi çekecektir. Rivers Solomon’un yanı sıra kapakta 3 isim daha yer alıyor. Bunun sebebiyse aslında proje diyebileceğimiz farklı bir eserle karşı karşıya olmamız. Solomon dışındaki diğer isimler edebiyat camiasından değil; Clipping adlı deneysel rap grubunun üç üyesi. Lakin şarkı sözleri ve hikâye anlatıcılığına yer vermeleriyle edebiyata yakın bir müzik grubu olduğunu söyleyebilirim.
Müzik ve edebiyatın kesişimi
Müzik her zaman edebiyatla içli dışlı oldu. Hatta birçok müzik eserini, özenli sözleriyle edebiyat eseri dahi kabul edebiliriz. Edebiyat camiası da bu görüşe hiç uzak değil. Öyle ki ne kadar birçokları tarafından sürpriz olarak karşılansa bile, hatırlanacağı üzere 2016 Nobel Edebiyat Ödülü birçok efsane şarkıya imza atan usta Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı Bob Dylan’a verilmişti. Bu da müziğin edebiyatla ilişkisinin bilinen yüzünün resmî belgesi olmuştu.
Bilhassa progresif rock müzik gruplarında sadece itinalı söz yazımı değil, aynı zamanda detaylı hikâye anlatımının da olduğu uzun şarkılarla yıllardır sık sık karşılaşıyoruz. Bunun en güzel örneği olarak Kanadalı müzik grubu Rush’ın albümüyle aynı ismi taşıyan 20 dakikanın üzerindeki şarkısı 2112 verilebilir. Ancak sadece sözsel anlatıma sınırlanmamak lazım, salt melodilerin edebiyatla ilişkisini de küçümsememek gerekiyor. Enstrümantal şarkılar üzüntüden mutluluğa farklı farklı hissiyatları yaşatmasının ötesinde açık uçlu olarak dinleyiciye mikrofonu vererek yeni dünyalar yaratmasına imkân tanıyabiliyor.
Detroit çıkışlı sözsüz müzik yapan tekno-elektronik müzik grubu Drexciya’dan Rivers Solomon’un kısa romanına giden yol bize bunu ispatlıyor. Kısaca anlatmak gerekirse; Drexciya neredeyse sözsüz şarkılarıyla, Afrikalı köle hamile kadınların hastalıklarından yahut yük olarak görüldüklerinden denize atıldığı kederli bir yaşamdan; “İnsanlar su altında nefer alabilir mi?” sorusundan hareketle alternatif sualtı mitolojisi oluşturdu. Anne rahmindeki fetüsün su ortamında yaşayabilmesi bilgisini yanına alarak, bu süre içinde bebekler denizde doğsalar ve suda evrim geçirseler ne olurdu üzerinden alternatif gerçeklik yarattı. Drexciya’nın hayali dünyasından hareketleyse Clipping, The Deep adlı şarkısıyla kendi efsanesini yarattı. Bu kederli gerçekliğe karşı yaratılan yeni yaşama kendi zihnini ortaya koyan son isimse, The Deep şarkısından esinlenen Derinlikler’le yazar Rivers Solomon oldu: “Bu onların geçmişiydi. Hikâye orada başlıyordu. Boğularak.”
Acımasızlıktan, vahşilikten yeni bir yaşam doğar. Denize atılan hamile köle kadınların bebeklerine okyanus hayat verir ve onlara yaşama imkânı sunar. Okyanusun derinliklerinde yaşayan Wajinru halkı, işte böyle bir kederli geçmişten geliyor. Ancak doğuş hikâyeleri o kadar acı ki kurucular bu toplumsal hafızayı halkın kaldıramayacağını düşünmüş ve gerçeği saklamışlar. Yaşayanlar da hatıralar olmadan yaşayacak şekilde evrimleşmişler: “Hafızaları haftalar ya da aylar içinde solar giderdi; bu, unutkanlığa olan biyolojik yatkınlıklarıyla olmadıysa o zaman tamamen irade gücüyle olurdu.”
Hatırasız hayat mümkün değildir
Hatıralar olmadan yaşamak pek mümkün değil. İnsanların hayata adapte olması ve varlığını sürdürebilmesi için geçmişine ihtiyacı var. Bu sebeple her nesilde geçmişin acılı yükü Tarihçi adını verdikleri bir kişiye veriliyor. Toplumsal hafıza sadece Yetu adlı bir kadının omuzlarında ve Tarihçi her yıl bir kere olmak üzere hatıraları tüm halka aktarıyor, “Wajinrular uzun süreli bellekleri ve ayrıntılarla dolu hatıralar olmadan hayatı içlerinden geldiği gibi yaşıyor, suçluluk hissinden azat oluyorlardı ama bir zaman sonra daha fazlasına ihtiyaç duymaya başlarlardı. İşte bu yüzden, Yetu’nun yılda bir kez sadece birkaç gün sürse de onlara Hatırlayışlar’ı vermesi gerekirdi.” Ne kadar kaçılsa da Wajinrular için bile hatıralar olmadan yaşamak mümkün değil, toplumun iyiliği için Tarihçi Yetu kendini feda ediyor, ancak bir noktada toplumun geçmişiyle hesaplaşması gerekli.
Solomon kitabında, ne kadar acı olursa olsun toplumun geçmişiyle hesaplaşmasını ve kabullenmesinin önemini işliyor. Yazar hem vahşi katliama ışık tutuyor hem de alternatif kurgusuyla geleceğe hatırlayarak umutla bakıyor. Akıcı anlatımı ve keyifle okunmasının yanı sıra anlattıklarıyla okurun düşünmesine, toplumsal geçmişe yeni bakış açısıyla bakmasına vesile olabilecek değerli bir eser. Okyanusun nabız atışları; Wajinrular, yani isimlerinin ardındaki anlama göre derinliklerin korosu, hatırlıyor ve yaşıyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Başka bir şey için olmasa da yazmak için daha uygun bir zaman olamazdı sanırım! Hiçbir bahaneye sığınmadan “Hayatım roman olur” mu diyordun, belki de “harika!” bir fikrin vardı… Tam zamanı… Öyle ya, hâlâ evdeyiz, değil mi? Ama işte herkesin bir yazma ritüeli var, sırf evde olmak yeterli gelmeyebilir. “Büyük” yazarların ilham için yaptıklarını ya da çalışma ritüellerini duymuşsundur.

“Neyi kaybetmişlerdi? Farkında olmadan eski anıları konuşmak onlara iyi gelmemişti. Keyifle anlattıkları anılar bilmeden boğazlarında düğümlenmişti. Hiç yokmuş gibi yaşamak kolaydı. Her ikisi de geçmişle yüzleşmek istemiyordu. Çözümü, hiç olmamış gibi davranmak, duymamak, hissetmemekti.”

 

Akif Emre son dönem İslamcılığının en müstesna isimlerinden biridir. Yaşadığı tarih diliminde İslamcılığın modernleşme, selefileşme ve muhafazakarlaşma eğilimlerine rağmen o duruşunu ve tavrını yitirmeyen, İslamcılığı bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya görüşü bağlamında bütünlük ve süreklilik ilkeleri ile sürekli gündemde tutan insandır.

Macera deyince ilk akla gelen yazarlardan biri Joseph Conrad, hiç kuşkusuz. Józef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Polonya’da doğan Conrad çocukluğundan beri denizci olmayı hayal ediyormuş. Annesiyle babası öldükten sonra amcasıyla birlikte Avrupa’ya gitmiş, 1874 yılında da Marsilya’dan kalkacak bir gemiye miço olarak yazılmış.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.