Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ölüm bizi kavuşturana dek



Toplam oy: 856
Jonathan Tropper
April Yayıncılık
Sonra mı? Sonra country müzik eşliğinde arabayı ufuk çizgisine doğru sürmek gerekir. Çünkü bu sonu mutlu biten hikayelerden biri değil.

“Beş parmağın beşi de bir olmaz”mış... Gerçekten de eninde sonunda aynı el ayasına bağlansalar da hiçbiri birbirini tutmaz şu beş parmağın. Gelin biz şunu dört yapalım ve bugün, burada birbirine benzemez dört kardeşten bahsedelim: Paul, Wendy, Jude ve Phillip… Yuvadan çoktan uçmuş bu dört kuşu geri getiren ne olabilir? Tabii ki çoktan öte dünyaya göçmüş bir baba.

 

Jonathan Tropper’ın kaleminden çıkan Burada Ayrılıyoruz, babanın ölümünü haber veren bir girizgahın ardından adeta tipik bir bağımsız Amerikan filmi gibi açılıyor: Judd, babasının cenazesine gitmeye hazırlanırken müstakbel eski karısı Jen çıkagelir. Jen, Judd’u aldatmıştır, üstelik Judd’un patronuyla. Judd o ikisini kredi taksitlerini ödemeyi henüz bitiremediği evinde, kendi yatağında çılgınca sevişirken yakalamış, patronu Wade’i ateşe vermiş ve karısı Jen’in burnunun kırılmasına sebep olmuştur. Uzun lafın kısası Judd’un o güne dek ilmek ilmek dokuduğu, ideal ve su geçirmez hayatı bir anda başına yıkılmıştır. Yetmezmiş gibi bir de Jen hamiledir ve elbette kader ağlarını örmektedir.

 

 

Babalarının ölümü dört kardeşi banliyödeki evlerinde tekrar bir araya getirir; fakat dinle ilişkisi sosyal bir bağı geçmeyen rahmetli babalarının onlara bir sürprizi vardır; tam yedi gün boyunca alçak taburelerde oturup babalarının yasını tutmaları gerekmektedir. Ve diyebiliriz ki bu yedi gün hayatlarının en uzun yedi günü olacaktır. Kardeşlik ne de olsa enteresan bir bağdır. Olumlu manada bir dert ortaklığını ve olumsuz manada da sürekli bir çekişmeyi beraberinde getiren, kimi zaman sıkıntılı ve gergin bir ilişki.

 

Bu noktada diyebiliriz ki Burada Ayrılıyoruz eşi tarafından aldatılan bir kocanın aşkı tekrar bulma çabasından ziyade kardeş olmayı, aile bağlarını ve büyümeyi anlatan bir roman. Aldatılan, terk edilen, tavanından tahliye boruları geçen bir bodrum katında yaşamaya mecbur kalan ve yakın zamanda babasını kaybeden Judd’un aşkı bulma çabası, işin yalnızca görünen yüzü. Bu popüler boyayı kazıdığınızda geçmişi pişmanlıklar, suçluluk duyguları, reddedilişler ve kaybedişlerle dolu bir adamla karşılaşıyorsunuz. Judd’u seviyor, benimsiyor, o ille de mutlu bir sona kavuşsun istiyorsunuz kitap boyu. Jen’i affetsin mi, lise yıllarının hülyalı hatırası Penny ile mi beraber olsun derken sayfalar akıp gidiyor. Bu manada gerçekten de romantik soslu bağımsız Amerikan filmleri gibi. Bu sebeple yazarımızın aynı zamanda senaristlik de yaptığını öğrenmek bizi şaşırtmıyor.

 

Fakat başta da söylediğim üzere bu umutsuz romantik Judd’un aşkı kaybedişinin ve buluşunun öyküsü değil. Burada söz konusu olan geçmişi güvensizliklerle, pişmanlıklarla, suçluluk duygularıyla dolu bir adamın kendisini geçmişinden koparamayışı. Çünkü biz beğensek de beğenmesek de, aile kaderdir ve biz ondan kaçamayız. Günün birinde biraz kendi aptallığı, biraz da bizim yüzümüzden hayatının fırsatını kaçıran abimizle, harcayamayacağı kadar parası, üç çocuğu ve boşa harcadığı bir hayatı olan ablamızla, ipsiz sapsızın biri olan, fakat her seferinde bir şekilde kendisini sevdirmeyi başaran ve asla kızamadığımız küçük kardeşimizle, hayatı kendi şovu olarak gören ve bizi de kendi şovuna malzeme eden annemizle ve en başta da ölmüş babamızla hesaplaşacağımız an mutlaka gelecektir. Sonra mı? Sonra country müzik eşliğinde arabayı ufuk çizgisine doğru sürmek gerekir. Çünkü bu sonu mutlu biten hikayelerden biri değil.

 

 


 

 

* Görsel: Beth Hoeckel

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.