Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Rüya kumaşlar, ipek tezgahları



Toplam oy: 484
Gözde Demirel
Mylos Kitap
Ah Minel Hayat, bir yandan işveren-işçi ilişkileri, emek sömürüsü, endüstri düzenini işlerken, başkaca katmanlar da sunan bir yapıt.

1 Şubat 1933’te Bursa’da, Canipzade İpek Atölyesi’nde açılıyor Ah Minel Hayat. Saat onu yirmi geçiyor. 17 yaşında, hayatının baharında, üç aya kalmadan evlenecek bir ipek fabrikası işçisi Seniha. Kozalar ayıklandıkça, tezgahta ipekler dokundukça hayaller uçuşuyor elbette. Düğün, yaz sonu. Kumaş peşinde, Seniha: Krep Keriman. Oysa Krep Keriman, ya mühendis karılarına ya da esnaf eşlerine nasip olabilecek bir kumaş. İşçi kızlarınsa ancak rüyalarında giyebildikleri. Kalfanın sesiyle rüyalardan uyanılıyor, çay molası bitiyor! Hollanda’ya siparişler yetiştirilecek.

 

Yarım saat sonra Bursa Adliye Dairesi’ne geçiyoruz. Derken Kapalıçarşı’ya, yeniden ipek atölyesine; bir defa daha Bursa Adliye Dairesi’ne, oradan Ulu Cami önüne… Hediye kumaşlar, “ait oldukları” sınıfa mensup birine geri dönüyor. Emanetler, kendi evlerine. Kış ayazı, işçi kızları üşütüyor.  

 

Ah Minel Hayat, bir yandan işveren-işçi ilişkileri, emek sömürüsü, endüstri düzenini işlerken, başkaca katmanlar da sunan bir yapıt. Küçük hacmine rağmen, detaylarla, nüanslarla örülü nefis bir harita sunuyor. Okur, romanın arazisinde istediği kadastro ölçümlerini yapabilir, dilediğince derine inebilir. Neticede, fabrikalar, genç işçi kızlarının kanlarıyla kırmızıya boyandı asırlar boyunca.

 

Ah Minel Hayat’ın ikinci kısmı olan “Casus Var”da ise 1944 yılında, Ankara’dayız. Ankara Palas’ın barında oturuyoruz. 1934 yılında Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ilk profesörlerden biri olan Albert Ambler ile tanışıyoruz. Kırık hayallerin sonu yok. Korkulu ayna önlerinin de. Tehlikeli bilgiler her yeri sardıkça, kurgu bir cinayet romanı, gerçek ve kurgu arasındaki sınırları bulandırdıkça, hayal kurulan yeni hayatlar gerçeğe dönüşebilir mi, birlikte peşine düşüyoruz. 

 

 

Suyun öte yanında kökler


Gözde Demirel, sık kanal değiştiren bir televizyon izleyicisi gibi, karakterden karaktere sıçrayarak, tökezlemeden hikayelerini tamamlıyor. Zor cam önlerinde, şehirler, mekanlar değişiyor. Rüyalar sabit. 

 

Sürpriz mektuplar, zehirli bilgiler derken eserin üçüncü bölümü olan “Yeniliğe Doğru”ya geliyoruz. 1956 Temmuz’unda, Eskişehir’deyiz bu kez. Gözde Demirel, bir yandan bir kentler tarihi anlatıyor; bir diğer yandan siyasi tarih, aynı anda da Türkiye ekonomisi tarihi. Bir taraftan ise göç sosyo-psikolojisi. Anlatımının arka planı çok boyutlu ve bilgi dolu.

 

Porsuk kıyılarında yürüyoruz yürümesine de... Zor göçler, soğuk kentler, ağır kışlar. Hem kader belirleyen soyadlar hem de “Sanayi Sokak”ta oturmalar, hiç kolay değil. Gözde Demirel, belli ki Ah Minel Hayat için çok çalışmış, çok da özenmiş. Dönemlere ilişkin bilgiler, detaylar çok leziz. Roman kahramanlarından çocuk isimleri, suyun öte yanında kökler derken yapıtın son bölümü olan “Ah Güzel İstanbul”a ulaşıyoruz. İstanbul’dayız, Temmuz 1966. Hikayenin en başından itibaren tanıdığımız karakterler, aradan geçen 33 yılda ne yönde değiştiler? Toplum, arka plan ne yönde değişti? Kitabın son kısmı, bir tür baloya dönüşüyor. Kloş etekler, küt siyah saçlar, İspanyol paça pantolonlar, pötikare mini etekler… Beatles plakları, Emek Sineması, meşhur Ah Güzel İstanbul (yön. Atıf Yılmaz, 1966) filmi. Beklenmedik yürek tutulmaları, yarım kalan cümleler. Sonra elbette film başlıyor. 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.