Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"Susulması gereken konularda çok konuşmalı"



Toplam oy: 1067
Umberto Eco
Doğan Kitap
Eco'nun yazıları, farklı birçok odası bulunan ve her birine sizi davet eden büyük bir şatoyu andırıyor. O odalardan "Susulması gereken konularda çok konuşmalı," sözü yükseliyor.

Öğrencilik yıllarımda karşısına oturup özellikle Ortaçağ üzerine birkaç kez sohbet etme fırsatı bulduğum Umberto Eco'nun bir derya olduğunu düşünmüştüm. Bu düşüncemde hiçbir değişikilik olmadı. Eco'nun neredeyse her yıl Türkçeye çevrilerek yayımlanan kitapları da yalnız olmadığımı gösteriyor.

 

Geçtiğimiz aylarda Türkçeleştirilmeye başlanan Ortaçağ kitapları (ya da ansiklopedileri) akıllara seza. Şimdi ise araya, kendi deyişiyle "rastgele" yazılardan oluşan Düşman Yaratmak girdi. Kitabın adının devşirildiği "Düşman İnşa Etmek", tam bir tavşan yazı. Belki de albeni yaratmak için Eco'nun da dediği gibi editörün yaptığı bir hinlik. Ama bu sakın bir küçümseme gibi algılanmasın çünkü hem o hem de öbür yazılar, Eco'nun kültür tarihçiliğini açık ediyor.

 

Gürültülü kitap

 

Kimilerinin söylediğinin aksine Eco, popülizme yönelmiyor. Günün olaylarını büyük bir bilgi dağarcığından süzüp yorumlayarak sıkı bir eleştirel tavır takınıyor. Tavşan yazıda dediği gibi düşman sahibi olmak hem kimlik inşasında hem de değerleri ölçmede işe yarıyor. Sonra gelsin dün ve bugünden "sapkın", "çirkin ördek yavrusu" ve "aşağılık" düşman örnekleri.

 

Eco'ya takılmayı göze alanlar, Düşman Yaratmak'taki yazılarla onun bir kez daha bilginin ve yorumun sınırlarını zorlayışını fark edecek. Kitapta uzmanı olduğu Ortaçağ'ın yanı sıra diğer tüm zamanların, yemeklerin ve kenarda köşede kalmış bazı tesadüflerin ortalığa saçılışına şahit oluyoruz. Örneğin bedene "üflenen" ruh meselesi: Eco, Tertullianus'tan giriyor, Aziz Thomas Aquinas'la devam edip Darwin'den çıkıyor; düşünsel evrimin yoğunlaştırılmış bir haritasını oluşturuyor. Tabii kendi topraklarını, İtalya'yı da atlamamak lazım. Oradaki kültürel evrimi, edebi mirası ve ünlü Palermo deyişini: "Burada fikir ayrılığı dostluk demektir."

 

Eco'nun yazıları, farklı birçok odası bulunan ve her birine sizi davet eden büyük bir şatoyu andırıyor. O odalardan "Susulması gereken konularda çok konuşmalı," sözü yükseliyor. Bu anlamda kitap, hayli gürültülü ve haliyle derin mevzulara da giriyor. Fakat söz konusu gürültü, "arttıkça ne dendiğine daha az dikkat ettiren" türden değil; Eco'nun çıkardığı, pek de dikkat etmediğimiz ama kazılıp göz önüne konması gerekenlerle ilgili. Mesela sansür bunlardan biri. Sese, patırtıya ve uyuşturucu görevi gören kuru gürültü, asıl önemli olan şeylere eğilmeyi engeller, diyor Eco. Yani ona göre formel sansürün yerini bu yollara başvuran yeni ve daha etkili sansür alıyor.

 

"Tanrı susmayı sevenlerle konuşur"

 

 

Metinler, Eco'nun zamanda yaptığı bir yolculuğa da benzetilebilir. Bunu, hem metaforik hem de gerçek anlamda kullanabiliriz. Çünkü kitabın sonunda astronomiden keşiflere dek uzanan geniş incelemeler bulunuyor. Eco, orada felsefi ve bilimsel birikimini paylaşıyor. Hakiki tarihle hayali coğrafyalar arasında görünmez köprüler de kurarak kültür tarihçiliğinin dibine vuruyor.

 

Küçük bir de notu var: "Sonsuzluğun ve geleceğin sınırlarında mücadele edenlere merhamet edin. Tüm hayali coğrafyaların ve astronomilerin bazen çok verimli olabilen ölçülerine ve hatalarına merhamet edin." Hakiki tarihin kirinin pasının ütopyalarla giderilmeye çalışıldığı günler, Eco'nun özel ilgi alanı. Onlar aynı zamanda "Tanrı'nın susmayı sevenlerle konuşmayı sevdiği günler."

 

Kitaptaki Eco yazıları, daldan dala atlayan, gerçekten de rastgele yazılar. Yani Eco'nun dediği doğru: Bu kitapta bir odaklanma sorunu var.

 

Yeri gelmişken anlatayım: Eco'yla laflarken dönüp dolaşıp konsantrasyon sorununa demirlemiştik. Bir an duraklayıp "Odaklanma sorunu iyidir," dedi, "yalnızca bir konuya değil, aynı anda pek çok mevzuya yoğunlaşmanı sağlar."

 

Gerçekten de öyle, Düşman Yaratmak'taki yazılar gibi.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.