Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Suyun üzerindeki halkalar gibi...



Toplam oy: 1025
Mahir Ünsal Eriş
İletişim Yayıncılık
Dünya Bu Kadar, Mahir Ünsal Eriş’in bir yazar olarak yolunun uzun olacağının müjdecisi.

Öykü ile roman sıklıkla yan yana konulup karşılaştırılan iki tür. Biri diğerinin başka bir versiyonu, daha gelişmiş bir türü, daha zoru, daha kolayı, daha alengirlisi, daha uzunu veyahut kısası gibi türlü sıfatlarla uzayıp gidiyor konu. Öykü yazmaya yeltenmiş biri olarak benim de sıklıkla karşılaştığım ve her öykü yazarının da karşılaştığına emin olduğum bir kıyas: Neden öykü? Neden roman değil? Cevabım ekseriyetle aynı: Bilmiyorum. Bilinçli bir karar değil. Olaylar öyle gelişti. Öyle de gelişmeye devam ediyor. Bakarsın bir gün başka türlü gelişir. 

 

Bir öykü yazarı olarak tanıdığımız ve yazdığı iki öykü kitabıyla bu işi layıkıyla yaptığını ispatlayan Mahir Ünsal Eriş’in üçüncü kitabı bir roman olarak arzıendam etti. Merakla elime aldığım Dünya Bu Kadar’ı okurken, kitap hakkında söylenmesi icap eden çok şey olmasına ve öykü-roman kıyasından uzak durmak istememe rağmen aklıma gelen ilk şey bu öykü-roman meselesi oldu. Mahir Ünsal Eriş için bu bir geçiş mi? Bir, “Bakalım ne olacak?” girişimi mi? Yoksa öykü yazmaya oturulmuş o masadan aylar sonra her nasılsa bir romanla kalkmış olmak mı? Yazan kişi bu teknik detaylara çok da kulak asmıyor sanki. Okuyan kişi ise meraklı bir varlık, aklına türlü sorular geliyor. 

 

Dünya Bu Kadar’ı bitirdiğimde bir roman değil, birbirine ustaca teyellenmiş çok sayıda öyküden oluşan bir kitap okuduğumu düşündüm; bir öyküden diğerine çengel atarak ilerleyen, günün sonunda ilk öyküyle başladığı çemberi tamamlayan bir kitap. Mahir Ünsal Eriş, şık ara paslarla ve muz ortalarla oyunun yönünü sık sık değiştiriyor. Hikayesini dinlediğimiz kahramanların –yani topu ele geçiren oyuncunun– daimi olarak değişmesiyle bakış açımız da değişiyor. Kitap boyunca ortada oynanan oyuna farklı yerlerden bakıyor, onu hem oradan hem buradan okuyoruz. Günün sonunda anlatılagelen karakterlerin hikayeleri suyun üzerindeki halkalar gibi birbirinin içine geçiyor ve resim tamamlanıyor. Aslında kocaman sanırken, dünyanın “bu kadar” olduğuna ikna oluyoruz okur olarak. Eriş’in bir bildiği varmış noktasına geliyoruz.

 

Gözlemlemek ve yazmak

 

 

Birbirinin açtığı yolda ilerleyen, ilk bakışta bağımsız gibi görünen hikayeleri art arda dizebilmek, bunu yaparken yumuşak geçişler sağlamak, sert bir virajı dönerken okuru uçurumdan aşağı yuvarlamamak kolay değil. Ağını ören bir örümceğin dikkati ve bütüncül bakışına muhtaç olmalı böylesi bir kitaba kalkışan kalem. Mahir Ünsal Eriş zengin anlatımıyla bunu başarıyor. Ancak bu zenginliğin bir taraftan da kitabın önüne bir engel koyduğunu düşündüğümü itiraf etmeliyim. Zira bir kitaptaki karakter ve o karakterlere dair hikaye ve detay bolluğu bir maharet göstergesi olsa da, okur açısından yorucu olabiliyor. Sırf bu sebepten, Dünya Bu Kadar’ı okurken molalar vermem, durup kitap içinde geri dönüşler yaparak beni hikayenin o noktasına getiren olayları bir daha gözden geçirmem gerekti. Karakter zenginliğinin yer yer kalabalığa dönüştüğünü hissettiğim anlar da oldu. Her karakterin yazar tarafından incelikle inşa edilmiş olduğuna ikna olmama rağmen bu insan seli içinde, çoğunun ismini unuttum, hikayesine yabancı kaldım, bazısını da teğet geçtim. (Kitabı okurken kimin kiminle nasıl ilişkilendiğini kendime hatırlatmak için bana kılavuzluk yapsın diye notlar aldığımı itiraf ediyorum. Ancak ilk kez gittiğim bir şehri gezerken kaybolmamak için haritaya bakıp dururken şehrin kendisini ıskaladığım oldu.) Oysa içlerinden biriyle ya da birkaçıyla daha samimi olmayı isterdim; önlerinden hızla geçip gitmek değil kapılarını çalıp bir çaylarını içmek, hal hatır sormak, onların başlarından geçenlerin yanı sıra o müthiş kurgulanmış olayları yaşadıklarında neler hissettiklerini okumak, bir roman kahramanı olarak daha derinlerine inmek, onlarla daha duygusal bir alaka kurmak, öznesi oldukları şeye onların gözlerinden bakabilmeyi isterdim. İzlenimden çok içlerini görmek yani. Tanışılan insan sayısıyla yakınlık arasındaki ters orantıyı bilirsiniz işte... Dünya Bu Kadar, gürül gürül yazılmış, debisi yüksek bir kitap, evet. Yine de arada daha yavaş aksın, gürül gürüllüğü yer yer durulsun, sakin bir su kenarına getirsin bizi, azıcık nefeslendirsin, arada topa bassın, bizi içindeki karakterlerden biriyle azıcık daha tanış yapsın, çok isterdim. Belki de Mahir Ünsal Eriş’in denediği tekniğin kaçınılmaz sonucudur bu. 

 

Dünya Bu Kadar, Mahir Ünsal Eriş’in bir yazar olarak yolunun uzun olacağının müjdecisi. Keskin öykücü gözlerinin izleri tartışmasız bu kitabında da var. Bir şeyler anlatırken bundan çok keyif aldığını her satırda hissettirdiği hikaye anlatma iştahı da aynı şekilde. Sahtelikten uzak, şu kapıdan girse şaşırmayacağımız gerçeklikteki karakterleri de. Ve sahiplendiği Türkçenin zenginliği de. Biçim dediğimiz şeyin, kaydı tutulan duygular mevzubahis olduğunda küçücük bir detay olduğunu kabul ediyorum, bir metni roman ya da öykü yapan şeylerin listesini yapmaya da gönüllü değilim ancak sadık bir okuru olarak Mahir Ünsal Eriş’in Türkçenin yarına kalacak mühim öykücülerinden biri olacağını düşünüyorum. Roman da yazsa film senaryosu da, öykünün bir düşünme şekli, bir ruh hali, bir anlatım alışkanlığı, başlı başına bir sanat olduğunu hissettiğim için onun –iyi ki!– peşini bırakmayacağını düşünüyorum. 

 

Hep söylüyorum, bazısı insanlığın türlü türlü haline bakıp da ondan hikayeler bulup çıkarmaya geliyor bu dünyaya. Sıradan insanın görmediğini görüyorlar gündeliğin içinde, güzel hikaye konuları sadece onlara görünür oluyor hayatın kalabalığında, başkalarının kör olduğu, sağır kaldığı şeyler onların kapısını çalıyor, yazılmak için. Varoluş sebepleri bu. Gözlemlemek ve yazmak. Mahir Ünsal Eriş de bana kalırsa onlardan biri. 

 


 

* Görsel: Elif Demir

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.