Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Tehlikeli Oyunlar: Bir insanın bedenine kaç kişi sığar?



Toplam oy: 1037
Oğuz Atay
İletişim Yayınevi

Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanı kendinden sonraki kuşakları sarsmaya devam ediyor. Hem de bu sefer tiyatro sahnesinde. Seyyar Sahne bir süredir çeşitli edebiyat eserlerini yeni bir tiyatro anlayışı ile sahneliyor. Leyla Erbil, Tezer Özlü, Oğuz Atay… Her biri edebiyatımızın modern klasikleri sayılabilecek yazarlar…

 

 

Tehlikeli Oyunlar ismiyle müsemma bir kitaptır; işaret ettiği oyun kavramını her yönüyle ele alan, modernist edebiyatın tüm kazanımlarını sonuna kadar kullanan bir romandır. Oyunlar çok yönlü bir şekilde insanı kuşatır, hem gündelik hayatı hem de tarihi kurar. Birey küçük ve yüzeysel oyunlar aracılığıyla kendilerini konumlandırırlar; ulusal kimlik de benzer bir şekilde uyduruk tarihi anlatılarla kurulur. Çevresindeki bu yapay dünyanın farkına varmış olan ve varoluşsal bir bunalımın içine her geçen gün biraz daha batan Hikmet Benol’un bilinçakışıdır. Salt bir iç hesaplaşma metni olarak da okunabilir. Çünkü olay örgüsünün çok da bir önemi olduğu söylenemez. Çevresinden kopuşunu, kadınlarla, toplumsal hayatla sorunlarını bitimsiz bir iç hesaplaşma, çılgın bir monolog olarak yansıtır Hikmet Benol.

 

Evinden ayrılmış, fakir bir semtte, eski bir eve taşınmıştır. Kendisinin deyimiyle bir gecekondudur bu. Gerçekten orada mıdır tartışılır. Belki de burjuva evinde, salon-salamanje düşünceler içinde geçen gecelerin birinde yaşadığı bir bunalımdır sadece, bunun çok da bir önemi yoktur. Tıpkı, askerdeki oğluna mektup yazdırmak için gelen Nurhayat Hanım’ın, askerdeki oğlunun, birlikte tarihi oyunlar yazmaya çalıştığı Hüsamettin Albay’ın ya da ödev yaptırmaya gelen çocuğun gerçekliğinin önemli olmayışı gibi. Atay romanındaki karakterler o güne dek edebiyatımızda pek de alışık olmadığımız şekilde ortaya çıkarlar.

 

 

Klasik romanlardaki gerçekçilik iddiası Atay’ın romanlarında yoktur. Orhan Pamuk’un tespit ettiği gibi tüm romanlarında ve öykülerinde Oğuz Atay’ın sesini duyarız sadece. Karakterler yazarın bilinçakışından sıyrılıp ete kemiğe bürünemezler bir türlü çünkü bu bilinçakışı karakterlerin hikayelerinin derinleşmesine hizmet etmez tam tersine git gide entelektüel bir akıl yürütme ve hesaplaşmaya dönüşür. Oysa romanın doğuşundan beri karakter yaratmaya aşırı bir önem verilmekte, edebiyat metninin gücü yaratılan karakterlerin canlılığıyla ölçülmektedir. Saf ve Düşünceli Romancı’da Orhan Pamuk bu görüşün sınırlarına dikkatimizi çeker: Karakterin bunca önemsenmesinin nedeninin roman sanatının doğduğu yüzyıllarda burjuvazinin ve bireyciliğin yükselişi ile bağlantılı olduğunu dolayısıyla romana ilişkin bir öznitelik olmak zorunda olmadığını vurgular.
 
Tehlikeli Oyunlar ve Tutunamayanlar yetmişlerin ilk yarısında yayımlandığında Türk entelijensiyası tarafından çok da hoş karşılanmamıştı. Hatta oldukça tepki de çekmişti. Atay’ın salt akıl oyunlarına dayanan, insansız bir edebiyat yaptığını söylemişti kimi eleştirmenler. Bu da o güne kadar edebiyatımızda baskın olan iki ana eğilimden (sosyolojik analize yatkın Fransız romanı ya da psikolojik tahlillerle derinleştirilen karakterlere dayanan Rus romanı) kopuşu temsil ettiği içindi bana kalırsa. Oğuz Atay ince bir zeka ve yıkıcı bir mizaha dayalı İngiliz Edebiyatı’nın etkilerine açtığı edebiyatında farklı edebi türleri ve siyasal söylemleri bıçak altına yatırmaktaydı. Acı bir alayla kaleme aldığı eserlerinde Atay sadece ikiyüzlülükleriyle, zayıflıklarıyla, korkularıyla yüzleşmeye zorlamıyordu okurunu aynı zamanda edebiyatla, dille, tarihle, akılla da hesaplaşmaya davet ediyordu. Tam bir söylem kırıcıydı. Metinlerinde her yeni paragraf hatta her yeni cümle bir öncekini yıkma potansiyeli taşıyordu. Güvenli bir yolculuk değildi Atay okumak. Her an yanlış anlamak mümkündü; çünkü o ele avuca sığmayan ironi tüm söylemlerin altını oymaktaydı. Bu yüzden de, büyük kuramların dünyayı bilimsel bir kesinlikle açıkladığı iddiasını henüz yitirmediği yıllarda Oğuz Atay küstahlıkla, had bilmezlikle, insanı anlamamakla suçlandı. Oysa Oğuz Atay has edebiyatın hakiki örneklerini verdi; yapıtlarını modernist arayışının seyir defteri olarak bugün tekrar tekrar okumamız gerektiğini düşünüyorum. 

 

 

Oğuz Atay’ın karmaşık ve çok sesli şizofrenik anlatısını inanılmaz bir sahne performansına dönüştürmekte çok başarılı Seyyar Sahne ekibi. Sahnede inanılmaz bir başarı gösteren Erdem Şenocak’ın oyunu ise insana şu soruyu sordurtuyor: Bir insanın bedenine kaç kişi sığar?

 

Seyyar Sahne kendini şöyle ifade ediyor:

 


“Her büyük romanda en az bir tane tek kişilik oyunun saklı olduğunu söyleyebiliriz. Hatta ‘tek kişilik oyun’ mefhumunun roman sanatının sahne sanatına çevrilmesinden doğduğunu bile iddia etmek mümkün. Sahnede var olmaya çalışan tek başına bir oyuncu fikri, modern romanla tanışmamış bir çağın izleyicisinin algısını aşardı muhtemelen; “acı çeken kahraman”ı temsil eden oyuncunun, arkasında ya da yanında-yöresinde bir koro arardı. Özetle, tek kişilik oyun, tiyatronun romanla hemhâl olduğu yerdir diyebiliriz. Roman sanatı bireyselliğe, tiyatro ise kamusallığa denk geldiğinden bu buluşma, bireyin bütün mahremiyetiyle kamunun ışığına çıkışını temsil eder. Seyyar Sahne uzunca bir süredir, hareket, ses ve nefesin objektif çözümlemeleri ve bu analizler yoluyla icrasını temel alan oyunculuk çalışmaları yürütmekte ve oyuncunun tek kişilik performansının imkanlarını ve sınırlarını araştırmaktadır. Tehlikeli Oyunlar Seyyar Sahne’nin bu arayışlarının bir ürünü olarak düşünülebilir.”

Tehlikeli Oyunlar‘ı izlerken bir romanın bir insanın bedeninde nasıl canlanabildiğini sordum kendime. Okurken yaptığımız şeydir romanın içine girmek. Zihnimizin kapılarını açıp bir başkasının anlatısını içimize almak. Ama bu sefer roman sahnede bir başkasının bedeninin içindeydi ve ben kendi bakış açımdan izliyordum bu başka okumayı.

Bence bir sanat yapıtının büyüklüğünün tek ölçüsü vardır: Başka yapıtlar doğurma gücü! Bu da elbette onu okuyacak, ondan yola çıkıp yeni deneylere girişecek gözüpek takipçilere bağlıdır. Seyyar Sahne işte o cesur maceracılardan oluşuyor belli ki.

 

 

Bir başka projelerini de buraya not etmekte yarar var. Şirince’de kurmaya başladıkları Tiyatro Medresesi. Umarım kısa sürede tamamlanır ve biz de o mekanda yeni maceralara yelken açarız.


Seyyar Sahne Tiyatro Medresesi Projesi: http://seyyarsahne.com/


Seyyar Sahne Oyunları: http://seyyarsahne.com/index2.php

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Ibn Haldun’un Mukaddime’de üzerinde durduğu çevrenin ve yaşanılan şehrin insan üzerindeki etkisi, modern yazarların ve düşünürlerin de peşini bırakmamış bir tartışmanın konusudur. Walter Benjamin meşhur kitabı Pasajlar’da 19. yüzyıl Paris’inden ve Charles Baudelaire’in şiirlerinden yola çıkarak erken modernizmin izlerini sürer.