Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Tekinsizlik Her Daim Kapıda: Piyango Ve Diğer Öyküler



Toplam oy: 32
Shirley Jackson, hikâyelerinde okuyucusunu şok geçirterek korkutmaktan ziyade tekinsizlikle sarmalayıp huzursuz etmeyi amaçlayan bir kalem. Tehdit yahut huzursuzluk getirecek durum, çoğu zaman mutluluğun örtüsü altında gizlidir ve sabırla çıkmayı bekler. Ancak bu gizemli örtü, anlatı ilerledikçe yavaş yavaş saydamlaşır. Yani bize yavaş yavaş problemli karakteri, cemaati, toplumu ustaca sezdirir yazar. İşte o zaman ürpermeye başlarsınız.

“Gerçekleri telaffuz etmekten, bu ölümcül hızın kasti olduğu bilgisiyle yüzleşmekten korktuğunun farkındaydı - insanlar kasten kasten fırıl fırıl dönüyor, hızlanarak, hızlanarak yıkıma gidiyordu.”

 

Kitlelerin ince iplik üzerinde seyreden kırılgan zalimliği. Gruplaşmanın mantığı bir kenara bırakan akıl almaz dışavurumu… Yazın dünyasında sık sık karşılaştığımız, gerisinde kült eserler bırakan bir husus. İnsanın şiddete olan meylini ve şaşırtıcı doğasını ele alma konusuna William Golding’in kaleminden çıkan, ardından kâh yazılı kâh görsel sanat dünyasını oldukça etkileyen, katıksız masum olarak addedilen çocukların acımasızlığını okuduğumuz eser Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies) ve George Orwell’in ünlü, “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir,” sözünün yer aldığı dönemine eleştirel bir bakış açısı sunan tartışmalı siyasi hiciv novellası Hayvan Çiftliği (Animal Farm) örnek verilebilir.

Bu örnekler elbette çoğaltılabilir, zira insanlığın karanlık tarafının gerçek hayattaki yeri baki. Nükleer silah, zehirli gaz ve türlü bomba kullanımı... İnsan eliyle gerçekleşen felaketleri ve kıyımları saymaya kalksak üzülerek yazmak gerekir ki bitmez. Doğal felaketler nasıl korkulu rüyamız olduysa, insanın sebebiyet verdikleri de hiç geri kalmadı.
Edebiyatta korkunun başvurduğu havuz çok geniş: Gerçek hayatta yaşanan ürkütücü olaylar, psikopatlar, işkencelerin yanı sıra daha doğaüstü bir yapıda hayaletler, vampirler, kurt adamlar, şeytanlar, şeytani palyaçolar, cadılar, canavarlar ve daha nicesi… Bununla birlikte psikolojik korkudan komediye, fantastikten bilimkurguya kadar eşlik eden birçok alt türü de içeriyor.
Bunlardan birisi de geleneklere körü körüne bağlılığı ve toplumların acımasız gizemli yönünü açığa çıkaran halk hikâyelerini, törenlerini, ayinlerini, yerli halkın kendine özgü yaşayış biçimlerini işleyen eserler. Genellikle bizi yeni tanıştığımız tuhaf kültürün bilinmeyenleri aracılığıyla ürkütmeyi kendine amaç edinir bu eserler. Masum ve kendi hâlinde şirin bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu zannederiz, ama gerçek hiç de göründüğü gibi olmaz.
İnsanoğlu nelere “kadir”
Toplumsal ve bireysel çürümüşlük dendiğinde tabii ki akla şüphesiz gaddarlığa karşı üç maymunu oynamayan, inkârdan kaçınan ve karanlığı satırlarına dökmekten çekinmeyen Amerikalı ünlü kalem Shirley Jackson geliyor. Bilhassa yaşadığı dönemde yayımlanan tek öykü derlemesi özelliğine sahip 1949 tarihli Piyango ve Diğer Öyküler kitabıyla. Bu derleme, yakınlarda yazarın diğer eserlerinde olduğu gibi Berrak Göçer’in temiz ve anlatının edebî değerini koruyan çevirisiyle dilimize kazandırıldı.
Kitapta yer alan bazı öyküler yazarın kalemine aşina olanlar için oldukça naif. Kötülüğün filizlenmesini ve huzursuzluğun sınırlarını zorlayacak seviyede seyretmesini beklerken o noktanın çok altında sonlanabiliyor. Rahatsızlık düzeyi nispeten hafif hikâyeler mevcut. Düşündürücü ve etkileyici yönü benzer olsa bile okuyucu için asıl şok da bu oluyor. Bazılarıysa sonradan yazdığı Tepedeki Ev (The Haunting of Hill House) ve Biz Hep Şatoda Yaşadık (We Have Always Lived in the Castle) gibi romanlarının âdeta sinyalcisi, huzursuzluğun pençelerinde geziyor.
Sıradanlığın örtüsünde gizlenen tehlikeler
Beklenen üzere kitapta da adı geçen, Amerikan edebiyatının en ünlü kısa hikâyelerinden birisi olarak görülen “Piyango”, öykü derlemesinin de yıldızı. Assolist tavrı kitabın sonunda olmasıyla da taçlandırılmış. İlk olarak The New Yorker’da yayımlanan hikâye, kışkırtıcı unsurları sebebiyle okuyuculardan olumsuz tepkiler almış. Okuyucular tarafından yazara ve dergiye nefret mektupları yazılmış ve birçok kişinin aboneliklerini sonlandırmasıyla sonuçlanmış. Hatta kimi yerlerde ne yazık ki yasaklanmış. Zamanın ötesine geçen esere yasakların ve tehditlerin engel olamadığını rahatça söyleyebiliriz.
300 insanın yaşadığı şirin, küçük bir kasabada geçen hikâyede, piyango adı verilen ve her yıl bir kere yapılan etkinliği deneyimliyoruz. Jackson’ın diğer anlatılarında da karşılaştığımız gibi her şey rutinin bir parçası gibi tüm sıradanlığıyla başlıyor. Havada sükûnet, insanlarda mutluluk hâkim. Yerli halk her zaman yaptıkları gibi havadan sudan konuşuyor, dedikodularını yapıyor. Fakat anlaşılanın aksine bu şiddetin olağanlaşmasının tezahürü. Daha iyi hasat sağlamak ve toplumun iyi hâlinin devamı için yıllık olarak yapılan bir kurban ayini, acımasız bir eylem.
Ve ritüel zamanı... Her ailenin başındaki kişiye kâğıt dağıtılır ve tek tek açmaları beklenir. İşaretli kağıdı seçen aile için sıra ritüelin ikinci aşamasındadır. Bu sefer küçüğünden büyüğüne ailenin tüm üyelerine kağıtlar dağıtılır. İşaretli olan topluluk için bir müjdenin habercisi, seçen ve ailesi içinse kederin. Herkesin gözü kurbana, heyecanla hazırladıkları önlerinde duran taşlara döner. Ve sonrası… pek hoş değil.
İnsan davranışlarına dair derin sorgulama
Bu ritüel, toplumun caniliğinin harcanması için bir yol, içsel ve toplumsal kötülüğün temizlenmesi için günah keçisinin seçilmesidir âdeta. Jackson öyküde kötülüğün ekstrem durumların ürünü değil, insanlığın bir parçası olduğunu vurgular. Bu doğal olarak okuyucuyu rahatsız edebilir, zira insan doğasına dair sert bir söylemdir. Yazara göre şiddet her bağlamda gerçekleşebilir, yanı başımızdadır. İnsanların öfkelerini sergilemeleri an meselesidir, olağandır. Bu dışavurum için ufak bir uyarım yeterlidir.
Bunların yanı sıra “Piyango” başta olmak üzere yazarın öykülerinde gelenekleri, ‘diğerlerini’ körü körüne takip etmenin nerelere varabileceğini, amaçsız şiddetin kederli sonuçlarıyla da yüzleştirilir okuyucu. İnsanların bir grubun parçası olduğunda nasıl riskli kararları daha kolay alabildiklerini, mantığı bir kenara atarak acımasızlığa nasıl yol aldıklarını gösterir yazar. Bu cesur anlatısıyla da gelecekteki birçok eserin esin kaynağı olur. Hatta sonrasında kendi yazdığı ve Piyango’ya benzer şekilde kitlelerin zalimliğe yatkınlığını Biz Hep Şatoda Yaşadık romanında da görürüz.
Jackson hikâyelerinde şok geçirterek korkutmaktan ziyade okuyucusunu tekinsizlikle sarmalayıp huzursuz etmeyi amaçlayan bir kalem. Tehdit yahut huzursuzluk getirecek durum, çoğu zaman mutluluğun örtüsü altında gizlidir ve sabırla çıkmayı bekler. Bu şizofreni, panik atak gibi bireysel sorunlar olabileceği gibi amaçsız toplum şiddeti de olabilir. Ancak bu gizemli örtü, anlatı ilerledikçe yavaş yavaş saydamlaşır. Yani bize yavaş yavaş problemli karakteri, toplumu ustaca sezdirir. İşte o zaman ürpermeye başlarsınız.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Başka bir şey için olmasa da yazmak için daha uygun bir zaman olamazdı sanırım! Hiçbir bahaneye sığınmadan “Hayatım roman olur” mu diyordun, belki de “harika!” bir fikrin vardı… Tam zamanı… Öyle ya, hâlâ evdeyiz, değil mi? Ama işte herkesin bir yazma ritüeli var, sırf evde olmak yeterli gelmeyebilir. “Büyük” yazarların ilham için yaptıklarını ya da çalışma ritüellerini duymuşsundur.

“Neyi kaybetmişlerdi? Farkında olmadan eski anıları konuşmak onlara iyi gelmemişti. Keyifle anlattıkları anılar bilmeden boğazlarında düğümlenmişti. Hiç yokmuş gibi yaşamak kolaydı. Her ikisi de geçmişle yüzleşmek istemiyordu. Çözümü, hiç olmamış gibi davranmak, duymamak, hissetmemekti.”

 

Akif Emre son dönem İslamcılığının en müstesna isimlerinden biridir. Yaşadığı tarih diliminde İslamcılığın modernleşme, selefileşme ve muhafazakarlaşma eğilimlerine rağmen o duruşunu ve tavrını yitirmeyen, İslamcılığı bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya görüşü bağlamında bütünlük ve süreklilik ilkeleri ile sürekli gündemde tutan insandır.

Macera deyince ilk akla gelen yazarlardan biri Joseph Conrad, hiç kuşkusuz. Józef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Polonya’da doğan Conrad çocukluğundan beri denizci olmayı hayal ediyormuş. Annesiyle babası öldükten sonra amcasıyla birlikte Avrupa’ya gitmiş, 1874 yılında da Marsilya’dan kalkacak bir gemiye miço olarak yazılmış.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.