Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Toplum kavramlarla değil zihniyetle analiz edilir...



Toplam oy: 16

Eleştirmesi ve değerlendirmesi zor bir kitap var elimde. Zorluğu hacminden kaynaklanıyor. Büyük boy 700 sayfanın üzerinde bir çalışmayı iki türlü değerlendirmek mümkün. İlki içerik bağlamında bir analiz, ikincisi ise kitabın temel sorunsalının ve yazarın zihniyetinin analizi. Benim tercihim ikinciden yana oldu.  Emre Kongar’ın “21. Yüzyılda Türkiye” -2000’li Yıllarında Türkiye’nin Toplumsal Yapısı- adlı kitabı 1998 yılında Aydın Doğan Vakfı “Sosyal ve Başarı Bilimler” ödülüne layık görülmüş. Kitap alanında önemli bir çalışma. Eserin sunduğu çerçeve konusunda eleştirel olsam da, kitabın içinde sunulan somut rakamsal bilgiler önemli bir kaynak kitap haline getiriyor çalışmayı.

Beş bölümden oluşan kitap, Türkiye’nin toplumsal yapısını analiz ederek, 21. yüzyıla ilişkin bir Türkiye  projeksiyonu sunmaktadır. Yazar kitabı sunuşunda, çalışmayı “kurumsal deneme” olarak ele aldığını ve modelini üç temel değişken üzerinden yaptığını ifade etmiştir. Bunlar; “dış dünya”, “ideoloji” ve “sınıflaşma”. Ve yazar, toplumsal değişimi bu üçlü model üzerinden analiz ediyor.

700 sayfanın üzerindeki kitabın kısa bir özeti sayılabilecek giriş bölümü Kongar’ın “Yüzlerce sayfayı aşan bu kitabı okumak oldukça zor. “Giriş”i bu zorluğu biraz olsun azaltabilmek için yazdım. Böylece aynı zamanda ayrıntılardan dolayı kitabın bütününün gözden kaçmasını da önleyebileceğim umudundayım.” satırları ile başlıyor ve gerçekten bir özet niteliğinde. Bu bölümden hareketle, Kongar’ın varsaydığı modelin nasıl işlemeyeceğini ve o modelinde otoriter ve relativist zihniyetlerin eklemlenmesine dayandığını görmek mümkün. Peki bu zihniyet eklemlenmesine dayanan bir devlet-toplum ilişkisinden Türkiye’nin 21. yüzyılda etkili bir “merkez” ülke olması mümkün mü? Değil. Değil ;çünkü Türkiye’nin her şeyden önce demokratikleşmesi gerekiyor. Kongar; “… 21. yüzyıl Türkiye’si, ırkçı-milliyetçiliğe ya da siyasal-dinciliğe bağlı bütün “ayrımcı” ve “bölücü” kavgalara karşın, hoşgörüye ve demokrasiye dayalı bütünlüğünün varlığını koruyacak.” cümleleriyle esas olarak hem bugün yaşadığımı toplumsal çoğullaşmayı bir çatışma unsuru olarak görmekte hem de bütünlüğü demokrasi ile birlikte birilerinin birilerini “hoşgörmesine” bağlamaktadır. Yani bir “hoşgörüsüzlük” durumunda durum vahim demektir.

Kongar, Türkiye’nin Atatürk tarafından Bağımsızlık Savaşı sonucunda kurulduğunu ve Batılı toplum modeline uygun biçimde yapılandırılmaya çalışıldığını ifade etmektedir. Batı’nın düşünsel düzeyde “aydınlanmasına”, ekonomik düzeyde “sanayi” devrimleri ve bunlara eşlik eden kapitalist gelişme unsurları olan uluslaşma, laikleşme ve demokratikleşme karşı; Türkiye’yi “Cumhuriyetçilik”,  “Milliyetçilik” ve Laiklik” ile ikam etmiş oluyor. Yani Batı’da yaklaşık 200-300 yıl süren zihnisel dönüşümü yeni Cumhuriyet birkaç yıl içinde tamamlamış olmaktadır. Batıyı Batı yapan değerler, devlet ile toplum arasında sürekli bir mücadeleye sahne olmuş ve toplumsal taleplerin siyasete müdahale edebildiği bir anlamda denetlediği sistem içinde ortaya çıkmışlardır. Sol, sosyal demokrasi, sivil toplum, insan hakları gibi. Bu açıdan Batı demokrasileri, ulus-devletlerin özdeki otoriter nüvelerine rağmen göreli olarak demokrasi ve mücadele geleneğinin olduğu toplumlardır.

Cumhuriyetle başlayan modernizm Batı’daki zihniyet eklemleşmesine uyum içinde olmuş; devlet toplum ilişkisi siyasal alanda otoriter, toplumsal düzlemede relativist zihniyete dayanmıştır. Burada otoriter zihniyet doğrunun tek olduğuna ve bunun da iktidarı elinde tutanlar tarafından belirlendiğini ima eder. Reletivist zihniyet ise bireye ve bireysel akla ve bireysel farklılığa ve yaşam biçimlerine saygı duyar ama bu farklılıklar özel alanın dışına çıktığında otoriter zihniyete meyletmekten kurtulamaz. Bu yüzden vatandaşlık bağı ile ulus-devlete bağlanan yurttaşlar artık kamusal alanda homojendirler.  Bu iki zihniyete dayanan Türkiye Cumhuriyeti modernleşmesi, doğruyu bilen bir devlet, bu doğruları/değerleri topluma taşıyan bir bürokratik kadro ve bu doğruları/değerleri içselleştirmeyenlerin neredeyse vatandaş sayılmadığı bir uluslaşma sürecine dayanmıştır. Bu anlamda Batı’dan farklı olarak ulusun devleti değil, devletin ulusu yarattığı bir modeldir Türkiye Cumhuriyeti. Bu açıdan Batı’dan tamamen farklıdır.

Ve yeni Cumhuriyet’in en sorunlu kavramlarından birisi olarak bugünde sıkça tartıştığımız ve Ecevit’in Başbakanlığı döneminde “Cumhuriyetin aşil topuğu” olarak tanımladığı “laiklik” konusunda Kongar: “21. yüzyıl Türkiyesi esas olarak, dünyadaki tek, laik ve demokratik toplumdur. Bu niteliği Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının 20. yüzylın başında kurduğu Cumhuriyet’in, çağın gereklerine uygun olarak, bir “ulus-devlet” biçiminde örgütlenmesinden kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın başındaki bu yeni oluşum sırasında İslam dini de, Hrisitiyanlıktan yaklaşık beş yüz yıl sonra, laikleşmiş, yani Müslüman bir toplumda din ve devlet birbirinden ayrılmıştır.” tespitleri yapmaktadır. Yani Kongar; Türkiye’nin mevcut yapısı ile “laik” bir devlet olduğunu iddia ediyor. Gerçekten öyle midir? Laikliği eğer devletin tanımladığı dini Diyanet İşleri Başkanlığı ile topluma yaymak ise bu laikliğin otoriter bir yorumudur ki, adına laiklik demesinde mahsur yoktur. Ama bu yapısı ile evrensel anlamda laikliğe denk düşer mi? Düşmez.

Tüm dünyada 2. Dünya savaşından sonra modernliğin krizi olarak kimlik, vatandaşlık ve ahlak konuları ulus-devletleri hayli yıpratmıştır. Bu krizler Türkiye’de yaşanmıştır. Cumhuriyetle birlikte laiklik ve milliyetçilik temel referansları ile şekillenen siyaseti yani kamusal alanı artık toplumsal farklılıklara kesmemekte başka bir kamu inşa edilmektedir. İslami hasiyetlerin ve Kürt kimliğinin yok sayılmasın dayanan vatandaşlık tanımı artık iflas noktasına gelmiştir. Bu ve farklı kimlikler önce kamusallaşmış sonra da siyasallaşma sürecine girmiştir. Oysa Kongar, sanki Cumhuriyetle birlikte kurulan sistem reddi Osmanlı üzerine ve onun dinsel referanslarının reddine dayanmamış gibi şunları yazmaktadır; “Osmanlı mirası bugünkü topluma, bir yandan İmparatorluğun görkemli kültürünü aktarırken, öte yandan ürettiği altı yüzyıllık deneyim birikimiyle İslami öğelerin de, çağın gereklerine göre reforme edilme şansı tanımıştır.”.
Bu yüzden Kongar’ın kitabı boyunca izinden gittiği zihniyetten Türkiye’nin 21. yüzyılda model ülke olma şansı yoktur. Kongar’ın seçtiği araçlarla ifade edersek dış dünyadaki gelişmeler ayak uydurmak Türkiye’nin içinde sınıflaşmayı yeni bir toplumsallığa kavuşturmak ve bunun ideolojik olarak da demokrat bir zihniyet içinden üretmekle mümkündür.

Burada kritik nokta toplumların değişim süreçleri içinde esas belirleyici bu üç (ya da daha fazla) kavram değil, bu kavramların hangi zihniyet içinde yorumladığıdır. Demokrat bir Türkiye, toplumun farklılığının veri olduğu ve farklılıkların birbiriyle konuşmasıyla toplumsallaşmanın yeniden üreticeğini varsayar. Farklılıkların kamusal alana yansımasını siyaset olarak görür. Böyle bir siyasal temsilden meşruiyet alan bir Türkiye’nin risk aldıkça bölgesinde merkez güç olacağını varsayar. Ve her şeyden önce demokratlık “haddini bilen, bilmiyorum ve başkasına sormak zorundayım” diyen bir bireyden topluma ulaşır.

Kongar’ın kitabının ancak sonunda bunun izini yakalıyoruz. Kitabını şöyle bitiriyor Kongar; “Bu arada demokratikleşme sürecinin, hepimiz için “izlenen” değil, içine bizzat girilerek “oynanan”, yani herkesin katılımıyla oluşturulan bi oyun olduğunu da anımsatmak isterim.”.

Çok haklı bir tespit ama sorun, bunu kitabın sonunda yapması galiba.

Yeniden merhaba.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca,  Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.

Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır, sorusunu geçeli çok oldu. Artık bizim için tarih popüler kültür ürünlerinin kullanımına açılmış bir engin alandır.

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Söyleşi

Behçet Çelik: Okuyucuyu hesaba katarak yazmıyorum
Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk.

ŞahaneBirKitap

Consuelo, ona ailesinin verdiği isim: Meksikalı bir kadın, hizmetçilerin hizmetçisi, hiç sesi çıkmayan, durmaksızın acı çeken, katlanan ve dayanan. Connie, onun koleje gidip iki yıl burada okumayı başarmış hali, bir parça da olsa toplumun diplerinden yukarılara uzanmasını sağlayan.

Anket

Okuma kültürünün yaşı olur mu?

Ceren Çıplak sokağa çıktı ve sordu: Yeni türeyen 'gençlik edebiyatı' kategorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce okumanın yaşı olur mu?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun