Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yusuf Atılgan'dan memlekete mektuplar



Toplam oy: 1684
Yusuf Atılgan
Edebi Şeyler
Çok sayıda önemli ve güzel ayrıntıyı barındıran mektuplar aracılığıyla Yusuf Atılgan okuyucusunu bir kez daha kendisine bağlıyor.

Yusuf Atılgan, öyküleri ve biri yarıda kalmış üç romanı ile hakkında en çok yazılan ve konuşulan yazarlarımız arasında. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan mektupları yazara yönelik bu ilgiyi biraz daha arttıracağa benziyor. Atılgan’ın mektuplarının adresi, memleketi Manisa’nın Hacırahmanlı köyünden, Halil Şahan. Kitap da Şahan’ın yazdığı bir sunuş yazısı ile açılıyor.  Şahan, biraz daha uzun olsa başlı başına bir anı kitabı da olabilecek bu etkileyici sunuşa Atılgan ile nasıl tanıştığını anlatarak başlıyor.

 

Öğretmen olan Şahan, 1973 yılında Muğla’da bir tanıdık aracılığıyla Atılgan ile karşılaşıyor ve sohbete koyuluyor. Bu esnada Şahan, Atılgan’a öğretmen olduğundan, iki yıldır başka bir yere atanmayı beklediğinden bahsedince Atılgan ona kendi köyünü, Hacırahmanlı’yı öneriyor.

 

“Yusuf Abi”sinin bu önerisini dikkate alan Şahan, Hacırahmanlı köyünü istek listesine yazıp atanıyor ve Atılgan’la karşılaşmanın yollarını aramaya başlıyor. Atılgan’ı tanıyan köylülere göre, Şahan’ın bu çabası nafile. Çünkü “Yusuf Bey” kimseye selam vermez, kimsenin halini hatırını sormaz, bir Allah kuluna çay ısmarlamaz, yanına sokulanı kovmaz ama konuşmaz da.

 

 

Şahan, anlatılan bu duruma göre mevzi almış vaziyette; kendi deyişiyle, ne olur ne olmaz diyerek, Atılgan’ı arayıp sormayı bırakıyor. Ta ki bir gün yeniden karşılaşıncaya kadar… Bu karşılaşma sayesinde Atılgan’ı daha yakından tanımanın ilk adımlarını atıyor, böylece köylülerin anlattığı “Yusuf Bey”i daha iyi anlıyor ve “solculuktan” hüküm giymiş birinin bir Anadolu köyünde böyle yaşaması gerektiğine inanıyor: “Ağzından bir şey kaçırmayacaksın, davranışlarına dikkat edeceksin; kısacası temkinli olmak zorundasın.”

 

Ayrıca Şahan, Atılgan’ın kişilik yapısının da bu duruma elverişli olduğunu düşünüyor, onu Aylak Adam’ın C.’si gibi görüyor.  Atılgan’ın annesi Avniye Hanım’ın ağzından aktardığı bir olay bu durumu örneklerken, okurun yüzünde hoş bir tebessüm oluşturuyor: “Yusuf Abin, çocukluğunda korkakçaydı. Camiye teravih namazına götürürdüm onu; sakın kıpırdama, Allah taş yapar sonra, derdim. Namazın sonuna kadar kaşını gözünü bile oynatmadan otururdu.”

 

Şahan’ın bu köyde dikkatini çeken iki şey var; ilki Hacırahmanlı Kalkınma Kooperatifi Tüketim Mağazası, ikincisi ise sinema afişleri. Anlatılanlardan afişleri asılan filmleri Atılgan’ın seçtiğini öğreniyoruz. Anlaşılan o ki, Atılgan, Aylak Adam’ın “sinemadan çıkmış insanı”nı önce Anadolu’nun bir köyünde dolaştırmış.

 

Sunuşta anlatılan dikkat çekici olaylardan bir diğeri Yusuf Atılgan ile Bilge Karasu arasında geçiyor. Şahan’ın tam olarak hatırlamadığı fakat Kapadokya gezisinde gerçekleştiğini tahmin ettiği bir sohbette, Atılgan, Karasu’ya “Türkçeyi bir sen bir de ben doğru kullanıyoruz” diyor, Şahan, Atılgan’ın bu cümleyi kurarken şaka yapmak istediğinden son derece emin. Karasu şu cevabı veriyor: “Hayır sen değil ben,” ve ekliyor: “Genç oğlan diye yazıyorsun çünkü.”

 

Yusuf Atılgan ile ilişkisinde Şahan’ı etkileyen en önemli olay, Atılgan’ın işkenceyi yazmak istemesi oluyor, yorumunu sanırım rahatlıkla yapabiliriz. “İşkenceyi yazmak istiyorum, ama dibe çökmesini bekliyorum” diyor, Atılgan. Bu cümleyi Şahan, Atılgan’ın “işkence gördüğü, ama etkisinden kurtulamadığı” biçiminde algılıyor. “Algılıyor” çünkü Atılgan hapishane hayatıyla ilgili ona da çok az şey anlatıyor. Şahan’ın aktardığı, hapishane ile ilgili iki olay yine oldukça etkili:

 

“Hapisliğiyle ilgili kendinden anlattığı çok az şey vardı. Bunlardan biri ‘Sekiz ay yattım, altı ay hüküm giydim, devletten alacağım var idi’. Bir başkası ise, Abdülbaki Gölpınarlı’yla ilgiliydi. Üstadın, hapishanede Farsça gazellerle namaz kıldırdığını keyifle anlatırdı.”

 

Atılgan bir başka sohbette ise hapishaneye girmek ve evlenmek arasında şöyle bir bağlantı kuruyor: “Hapishanede bir söz vardır: Hiç girmeyen eşektir, ikinci kez giren eşşoğlu eşşektir, derlerdi. Ben bunu köyde evliliğe uyarladım. Hiç evlenmeyen eşektir, ikinci kez evlenen eşşoğlu eşşektir.”

 

Mektuplar

 

Yusuf Atılgan, ilk mektubu 1980 yılı martında postalıyor ve ölümünden altı ay öncesine kadar Şahan ile bu şekilde iletişim kurmaya devam ediyor. Tam 48 tane mektup gönderiyor. Fakat evine gelen ve Şahan’ın deyişiyle böyle şeylere meraklı bir arkadaşı mektuplarının tekini “yürütüyor.”

 

Mektuplar genel olarak üç konu üzerinde. Atılgan’ın köydeki işleri ve annesi, eşi Serpil ve oğlu Mehmet, şehirdeki işleri ve kitaplar, dergiler, yazarlar, yayınevleri… Şahan, bir bakıma Atılgan ile köydeki annesi arasında iletişim kuruyor. Şöyle yazıyor Atılgan: “Halil Kardeş, iki gün önce mektubunu aldığıma çok sevindim; çünkü iki haftadır anamdan mektup gelmiyordu; herhalde yazdıracak birini bulamamıştır. Sen gene onunla konuşup bana yazarsan sevinirim.”

 

Hemen hemen her mektupta karşılaştığımız bir diğer kişi Atılgan’ın oğlu Mehmet. Atılgan, Şahan’a oğlunun gelişiminden bahsediyor. Mektuplardaki en güzel bölümlerden birinin alıntılayacağım şu bölüm olduğu kanaatindeyim: “İyilik haberlerinize sevindim. Burada bizler de iyiyiz. Oğlanda alerjik sivilceler çıkmıştı; neyse çabuk geçti. Tatlı tatlı kaşınıyordu. Yürümesi bir hayli düzeldi; neredeyse koşmaya kalkacak. Eline bir kitap geçirdi mi sayfa sayfa keyifle yırtıyor. Nedense kimi kitaplara öyle bir ilgisi var. En hoşlandığı Enis Batur’un Şiir ve İdeoloji kitabı. Enis bu kitabı onun adına imzalamış; sanki biliyor bunu. Bir huysuz anında eline veriyoruz; sakinleşiyor, başlıyor karıştırmaya ve –şaşılacak şey- yırtmıyor.”

 

Ayrıca, “şehirdeki” Atılgan’ın “köydeki” Şahan’a bir takım kitaplar gönderdiğini de sık sık görüyoruz. 14 Nisan 1980 tarihli mektupta “Vedat Türkali’ye senin için son baskısından bir de Bir Gün Tek Başına imzalattım” diye yazıyor Atılgan. Yine, bir mektubunda Şahan için Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Aydaki Kadın’ını, Muharrem adlı bir arkadaşı için de Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’nı gönderdiğini anlıyoruz.

 

Adam Yayınları, Can Yayınları, Sanat Olayı dergisi ise Atılgan’ın Şahan’a anlattığı iş yaşamının birer unsurları. Şöyle diyor Atılgan; “Adam Yayınları’ndan toptan ayrılmak zorunda kaldığımızı sana yazmış mıydım? Neyse ay sonunda oradan ayrılıp aybaşında Can Yayınları’nda, Erdal Öz’ün yanında aynı koşullarda işe girdim. Yayınlara gelen kitapları okuyup dil düzeltmeleri yapıyorum. Şimdilik yorucu değil.”

 

Bu mektuplar ve anılar sayesinde, Yusuf Atılgan’ın eserlerindeki kurmaca ile gerçek arasındaki bağı da görebiliyoruz. Anayurt Oteli’ndeki dava, Korkut’a Masal’ın Arnavut Mustafa’sı, Aylak Adam’ın Edebiyat Fakültesi…

 

Çok sayıda önemli ve güzel ayrıntıyı barındıran mektuplar aracılığıyla Yusuf Atılgan okuyucusunu bir kez daha kendisine bağlıyor. Şahan ve Edebi Şeyler Yayınevi ise Türkçe edebiyatın böylesine önemli bir yazarının günlük hayattaki “sesini” bize ulaştırdıkları için ayrı bir teşekkürü hak ediyorlar.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.