Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Zararın neresinden dönsek "Ziyan"dır...



Toplam oy: 874
Hakan Günday
Doğan Kitap

Günlerdir, Hakan Günday’ın sıra dışı romanlarının içinde belki de en sıra dışı olan; çünkü diğerleriyle karşılaştırıldığında, başka bir “sıra”ya ait olduğu anlaşılan Ziyan’ı okuyorum. “Askerlik” gibi bıçak sırtı bir konuyu; hem de bunca rahat ve doğal bir dille ele alması bile Ziyan’ı, günümüz edebiyatı içinde özellikli bir yere taşıyor. Ayrıca, askerliğini yapan bir gençle Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunduğu için idam edilen Ziya Hurşit’in yarı gerçek, yarı fantastik bir biçimde karşılaşması, okuru doğal olarak her iki dönemin askerlik kavramı arasındaki ikilemlerle yüzleştiriyor.

Askerliğin bu denli doğallıkla ele alınmasının yanı sıra, Ziya Hurşit gibi (öyle ya da böyle) tarihe geçmiş birinin roman kahramanı olması, ayrıca, romanın ana eksenini oluşturmasa da, Atatürk’ün de romanın içinde yer alması Ziyan’ı ilginç kıldığı gibi, farklı okumalara da kapı aralayan bir metin haline getiriyor.  Her şeyden önce, belki de hayatta karşılaşabileceğimiz en “sert” gerçeklik; fantastik bir bakışa asla izin vermeyen “küt” bir kavram olan askerlik, Ziya Hurşit’in, ölümünden yıllar sonra doğuda askerliğini yapan, kendini intihara hazırlayan bir gencin karşısına çıkmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Genç, hayalle gerçeğin arasında sıkışıp kalıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki askerlik, hayalle ilişkisi olmayan, düz ve statik bir gerçekliktir ve başka bir şeye temas etmediği için, arasında sıkışacağımız bir alan bırakmaz bize. Öyleyse nasıl oluyor da sıkışıyoruz askerliğimiz esnasında? Yanıt belli bence: kendi içimizde sıkışıyoruz ve kendimizi tahrip ediyoruz sadece. Öyleyse, gencin hayalini kurduğu intihara gerek kalıyor mu? Elbette kalmıyor. O da intihar etmiyor, edemiyor zaten!
 
Her şeyden önce, askerlik sırasında yaşanan psikolojiyi, pesimizm duygusunu çok iyi yansıtmış, hatta bire bir yaşatmış bize Hakan Günday. Geçmişinle arandaki tüm bağlar koptuğunda, belki de hiçbir ayrıntıyı net olarak hatırlamana bile imkân kalmadığında; aynı zamanda geleceğine ait bir beklentiye yer olmadığını, daha doğrusu, gelecek düşüncesinin kalmadığını hissettiğinde, intihardan başka çaren kalmıyor ama intihar bile anlamsızlaşıyor artık. Donma metaforu (metafor değil aslında; basbayağı gerçek) bu ruh durumunu daha da yoğunlaştırıyor. Eksi 16 derecede, soğuktan tüfek eline yapışmış, ayakuçların donmuş ve geçmişle gelecek kavramı tamamen imha olmuş bir şekilde nöbet tutarsan ne yapabilirsin? Mesela silahlı birinin sana doğru yaklaştığını görsen, birliğini, bırak birliği, kendini korumak için silahını doğrultur, onu etkisiz hale getirmeye mi çalışırsın? Elbette normal koşullarda yapman gereken budur. Ama yaşadığın ortam öylesine büyük bir hızla pesimizme sürüklemiştir ki seni, ölmemeye çalışmanın da; öldürmemeye çalışmanın da anlamı kalmamıştır artık. 

Bu ruh halini, edebiyatın bütün olanaklarını kullanarak, müthiş bir dille okuruna yaşattıktan sonra, bir roman kahramanına “Zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. Erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir. Her üç ayda bir toplanan yüz binlerce genci askere dönüştürmek için harcanan çabanın onda biri ordunun işlevselliğini on kat arttırabilir…” diye başlayan bir söylev verdirmek ve bu fikirleri metnin içine monte etmeye çalışmak, teknik olarak roman sanatının neresine tekabül ediyor? Oysa okur, zorunlu askerlik hakkındaki bu sıradan düşünceleri okumaya başlamadan çok daha önce, romanın daha ilk sayfalarında “zorunlu askerlik”in ne olduğunu sarsılarak anlamış ve yazar malumatfuruşluğa soyunmadan önce yazar olarak onu altüst etmişti bile!

Romanın ilerleyen sayfalarında, romanı aşağı çeken bu tavrın gittikçe arttığını görüyoruz. Çünkü artık Ziya Hurşit devreye girmiş ve kurgu Atatürk dönemine doğru daha sıklıkla yol almaya başlamıştır. Hakan Günday’ın, romanın akışı sırasında gerçeklikten sapma olmaması için ciddi bir dönem araştırması içine girdiği anlaşılıyor. Bu elbette çok olumlu bir çaba. Ama edinilen bilgiler ışığında romanın kurgusu sağlam bir şekilde örülürken, yer yer bu bilgiler “bilgi” olarak da romanın içine yerleştirilmeye ve o dönem hakkında okura malumat verilmeye çalışılmış. Böylece, romanın o akıcı dili sık sık karşımıza çıkan roman dışı yamalar yüzünden bozulmuş.

Ziyan, Hakan Günday külliyatı içinde bambaşka bir yerde duruyor. Günümüz romanı içinde de farklı üslubu ve kurgusuyla kendine özel bir yer açıyor. Ama Hakan Günday’ın en iyi kitabı hangisidir?” sıralamasında oldukça gerilerde kalıyor.  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

1970’lerde Tutunamayanlar yayımlandığında edebiyat kamuoyunda derin bir sessizlikle karşılanmıştı. Bunun nedenleri epeyce tartışıldı ancak şurasını hatırlatmakta fayda var: Kalbi bu dünya için fazla hassas olanların sayıca artıp toplumda daha görünür olduğu dönemler ile Oğuz Atay’ın kitabının tanınıp bilinirliği arasında doğrudan bir ilişki var.

Silvan Alpoğuz: Postmodern ve politik

 

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.