Yeni medya alanları, sarsılan iktidarlar ve edebi ahlaka dair...![]()
Eleştiri
Zararın neresinden dönsek "Ziyan"dır...
Altay ÖktemGünlerdir, Hakan Günday’ın sıra dışı romanlarının içinde belki de en sıra dışı olan; çünkü diğerleriyle karşılaştırıldığında, başka bir “sıra”ya ait olduğu anlaşılan Ziyan’ı okuyorum. “Askerlik” gibi bıçak sırtı bir konuyu; hem de bunca rahat ve doğal bir dille ele alması bile Ziyan’ı, günümüz edebiyatı içinde özellikli bir yere taşıyor. Ayrıca, askerliğini yapan bir gençle Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunduğu için idam edilen Ziya Hurşit’in yarı gerçek, yarı fantastik bir biçimde karşılaşması, okuru doğal olarak her iki dönemin askerlik kavramı arasındaki ikilemlerle yüzleştiriyor.
Askerliğin bu denli doğallıkla ele alınmasının yanı sıra, Ziya Hurşit gibi (öyle ya da böyle) tarihe geçmiş birinin roman kahramanı olması, ayrıca, romanın ana eksenini oluşturmasa da, Atatürk’ün de romanın içinde yer alması Ziyan’ı ilginç kıldığı gibi, farklı okumalara da kapı aralayan bir metin haline getiriyor. Her şeyden önce, belki de hayatta karşılaşabileceğimiz en “sert” gerçeklik; fantastik bir bakışa asla izin vermeyen “küt” bir kavram olan askerlik, Ziya Hurşit’in, ölümünden yıllar sonra doğuda askerliğini yapan, kendini intihara hazırlayan bir gencin karşısına çıkmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Genç, hayalle gerçeğin arasında sıkışıp kalıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki askerlik, hayalle ilişkisi olmayan, düz ve statik bir gerçekliktir ve başka bir şeye temas etmediği için, arasında sıkışacağımız bir alan bırakmaz bize. Öyleyse nasıl oluyor da sıkışıyoruz askerliğimiz esnasında? Yanıt belli bence: kendi içimizde sıkışıyoruz ve kendimizi tahrip ediyoruz sadece. Öyleyse, gencin hayalini kurduğu intihara gerek kalıyor mu? Elbette kalmıyor. O da intihar etmiyor, edemiyor zaten!
Her şeyden önce, askerlik sırasında yaşanan psikolojiyi, pesimizm duygusunu çok iyi yansıtmış, hatta bire bir yaşatmış bize Hakan Günday. Geçmişinle arandaki tüm bağlar koptuğunda, belki de hiçbir ayrıntıyı net olarak hatırlamana bile imkân kalmadığında; aynı zamanda geleceğine ait bir beklentiye yer olmadığını, daha doğrusu, gelecek düşüncesinin kalmadığını hissettiğinde, intihardan başka çaren kalmıyor ama intihar bile anlamsızlaşıyor artık. Donma metaforu (metafor değil aslında; basbayağı gerçek) bu ruh durumunu daha da yoğunlaştırıyor. Eksi 16 derecede, soğuktan tüfek eline yapışmış, ayakuçların donmuş ve geçmişle gelecek kavramı tamamen imha olmuş bir şekilde nöbet tutarsan ne yapabilirsin? Mesela silahlı birinin sana doğru yaklaştığını görsen, birliğini, bırak birliği, kendini korumak için silahını doğrultur, onu etkisiz hale getirmeye mi çalışırsın? Elbette normal koşullarda yapman gereken budur. Ama yaşadığın ortam öylesine büyük bir hızla pesimizme sürüklemiştir ki seni, ölmemeye çalışmanın da; öldürmemeye çalışmanın da anlamı kalmamıştır artık.
Bu ruh halini, edebiyatın bütün olanaklarını kullanarak, müthiş bir dille okuruna yaşattıktan sonra, bir roman kahramanına “Zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. Erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir. Her üç ayda bir toplanan yüz binlerce genci askere dönüştürmek için harcanan çabanın onda biri ordunun işlevselliğini on kat arttırabilir…” diye başlayan bir söylev verdirmek ve bu fikirleri metnin içine monte etmeye çalışmak, teknik olarak roman sanatının neresine tekabül ediyor? Oysa okur, zorunlu askerlik hakkındaki bu sıradan düşünceleri okumaya başlamadan çok daha önce, romanın daha ilk sayfalarında “zorunlu askerlik”in ne olduğunu sarsılarak anlamış ve yazar malumatfuruşluğa soyunmadan önce yazar olarak onu altüst etmişti bile!
Romanın ilerleyen sayfalarında, romanı aşağı çeken bu tavrın gittikçe arttığını görüyoruz. Çünkü artık Ziya Hurşit devreye girmiş ve kurgu Atatürk dönemine doğru daha sıklıkla yol almaya başlamıştır. Hakan Günday’ın, romanın akışı sırasında gerçeklikten sapma olmaması için ciddi bir dönem araştırması içine girdiği anlaşılıyor. Bu elbette çok olumlu bir çaba. Ama edinilen bilgiler ışığında romanın kurgusu sağlam bir şekilde örülürken, yer yer bu bilgiler “bilgi” olarak da romanın içine yerleştirilmeye ve o dönem hakkında okura malumat verilmeye çalışılmış. Böylece, romanın o akıcı dili sık sık karşımıza çıkan roman dışı yamalar yüzünden bozulmuş.
Ziyan, Hakan Günday külliyatı içinde bambaşka bir yerde duruyor. Günümüz romanı içinde de farklı üslubu ve kurgusuyla kendine özel bir yer açıyor. Ama Hakan Günday’ın en iyi kitabı hangisidir?” sıralamasında oldukça gerilerde kalıyor.
Diğer Eleştiri Yazıları
Güleryüzlü Frankoculuğun Dramı
Yargı Türkiye’de en çok tartışılan konulardan birisi. Yasama ve yürütmeyle birlikte üçüncü erk olan yargı, son dönemde almış olduğu kararlara, siyasi polemiklerle odakta. Tabi yargı denince kavramsal düzeyde tartışma yargının “bağımsızlığı”, “tarafsızlığı” ve “siyaset dışılığı” üzerine oluyor.
KALPAZANLAR’I BİLİYOR MUSUNUZ?
Edebiyat dergilerinin en önemli işlevlerinden biri bildirmek, hatırlatmak olsa gerek... Kitap-lık dergisi de Şubat 2010 sayısında böyle bir hatırlatma yaptı, Andre Gide’e tekrar dikkatimizi çekti. Andre Gide modern klasiklerden.
Necip Mahfuz'dan Aynalar
Hitkitap modern Arap edebiyatının Nobelli yazarı Necip Mahfuz çevirilerine Aynalar ile devam ediyor, çok da iyi yapıyor.
“Kadının ebedi zavallılığına” karşı, bir zarif Kalp Ağrısı
Ne “Handan” ne “Ateşten Gömlek”, ne “Vurun Kahpeye” ne de Sinekli Bakkal... Televizyon yapımcıları Halide Edip Adıvar’ın dizi film yapmak için en uygun romanını seçmişler, yani Kalp Ağrısı’nı.
“Haliçli Köprü”nün devrimcisi
Sanatçı sıradan faniden farklı bir insan türüdür. Aynı olayların içinden geçsek, aynı zamanı ve mekanı paylaşsak bile, o, benim göremediğimi görür, görmekle kalmaz sözcüklere döker, resmini çizer, müziğini besteler, sahnede yeniden canlandırır.






FriendFeed
Twitter