Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Zararın neresinden dönsek "Ziyan"dır...



Toplam oy: 845
Hakan Günday
Doğan Kitap

Günlerdir, Hakan Günday’ın sıra dışı romanlarının içinde belki de en sıra dışı olan; çünkü diğerleriyle karşılaştırıldığında, başka bir “sıra”ya ait olduğu anlaşılan Ziyan’ı okuyorum. “Askerlik” gibi bıçak sırtı bir konuyu; hem de bunca rahat ve doğal bir dille ele alması bile Ziyan’ı, günümüz edebiyatı içinde özellikli bir yere taşıyor. Ayrıca, askerliğini yapan bir gençle Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunduğu için idam edilen Ziya Hurşit’in yarı gerçek, yarı fantastik bir biçimde karşılaşması, okuru doğal olarak her iki dönemin askerlik kavramı arasındaki ikilemlerle yüzleştiriyor.

Askerliğin bu denli doğallıkla ele alınmasının yanı sıra, Ziya Hurşit gibi (öyle ya da böyle) tarihe geçmiş birinin roman kahramanı olması, ayrıca, romanın ana eksenini oluşturmasa da, Atatürk’ün de romanın içinde yer alması Ziyan’ı ilginç kıldığı gibi, farklı okumalara da kapı aralayan bir metin haline getiriyor.  Her şeyden önce, belki de hayatta karşılaşabileceğimiz en “sert” gerçeklik; fantastik bir bakışa asla izin vermeyen “küt” bir kavram olan askerlik, Ziya Hurşit’in, ölümünden yıllar sonra doğuda askerliğini yapan, kendini intihara hazırlayan bir gencin karşısına çıkmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Genç, hayalle gerçeğin arasında sıkışıp kalıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki askerlik, hayalle ilişkisi olmayan, düz ve statik bir gerçekliktir ve başka bir şeye temas etmediği için, arasında sıkışacağımız bir alan bırakmaz bize. Öyleyse nasıl oluyor da sıkışıyoruz askerliğimiz esnasında? Yanıt belli bence: kendi içimizde sıkışıyoruz ve kendimizi tahrip ediyoruz sadece. Öyleyse, gencin hayalini kurduğu intihara gerek kalıyor mu? Elbette kalmıyor. O da intihar etmiyor, edemiyor zaten!
 
Her şeyden önce, askerlik sırasında yaşanan psikolojiyi, pesimizm duygusunu çok iyi yansıtmış, hatta bire bir yaşatmış bize Hakan Günday. Geçmişinle arandaki tüm bağlar koptuğunda, belki de hiçbir ayrıntıyı net olarak hatırlamana bile imkân kalmadığında; aynı zamanda geleceğine ait bir beklentiye yer olmadığını, daha doğrusu, gelecek düşüncesinin kalmadığını hissettiğinde, intihardan başka çaren kalmıyor ama intihar bile anlamsızlaşıyor artık. Donma metaforu (metafor değil aslında; basbayağı gerçek) bu ruh durumunu daha da yoğunlaştırıyor. Eksi 16 derecede, soğuktan tüfek eline yapışmış, ayakuçların donmuş ve geçmişle gelecek kavramı tamamen imha olmuş bir şekilde nöbet tutarsan ne yapabilirsin? Mesela silahlı birinin sana doğru yaklaştığını görsen, birliğini, bırak birliği, kendini korumak için silahını doğrultur, onu etkisiz hale getirmeye mi çalışırsın? Elbette normal koşullarda yapman gereken budur. Ama yaşadığın ortam öylesine büyük bir hızla pesimizme sürüklemiştir ki seni, ölmemeye çalışmanın da; öldürmemeye çalışmanın da anlamı kalmamıştır artık. 

Bu ruh halini, edebiyatın bütün olanaklarını kullanarak, müthiş bir dille okuruna yaşattıktan sonra, bir roman kahramanına “Zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. Erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir. Her üç ayda bir toplanan yüz binlerce genci askere dönüştürmek için harcanan çabanın onda biri ordunun işlevselliğini on kat arttırabilir…” diye başlayan bir söylev verdirmek ve bu fikirleri metnin içine monte etmeye çalışmak, teknik olarak roman sanatının neresine tekabül ediyor? Oysa okur, zorunlu askerlik hakkındaki bu sıradan düşünceleri okumaya başlamadan çok daha önce, romanın daha ilk sayfalarında “zorunlu askerlik”in ne olduğunu sarsılarak anlamış ve yazar malumatfuruşluğa soyunmadan önce yazar olarak onu altüst etmişti bile!

Romanın ilerleyen sayfalarında, romanı aşağı çeken bu tavrın gittikçe arttığını görüyoruz. Çünkü artık Ziya Hurşit devreye girmiş ve kurgu Atatürk dönemine doğru daha sıklıkla yol almaya başlamıştır. Hakan Günday’ın, romanın akışı sırasında gerçeklikten sapma olmaması için ciddi bir dönem araştırması içine girdiği anlaşılıyor. Bu elbette çok olumlu bir çaba. Ama edinilen bilgiler ışığında romanın kurgusu sağlam bir şekilde örülürken, yer yer bu bilgiler “bilgi” olarak da romanın içine yerleştirilmeye ve o dönem hakkında okura malumat verilmeye çalışılmış. Böylece, romanın o akıcı dili sık sık karşımıza çıkan roman dışı yamalar yüzünden bozulmuş.

Ziyan, Hakan Günday külliyatı içinde bambaşka bir yerde duruyor. Günümüz romanı içinde de farklı üslubu ve kurgusuyla kendine özel bir yer açıyor. Ama Hakan Günday’ın en iyi kitabı hangisidir?” sıralamasında oldukça gerilerde kalıyor.  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.