Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Felsefe

Felsefe

AMANSIZ BİR ONTOLOG: MARTIN HEIDEGGER



Toplam oy: 1001
Metin Bal, Özgür Aktok
Doğu Batı Yayınları

“Varlık var olamaz. Eğer olsaydı, o zaman varlık olmaktan çıkar, bir var olan olurdu”
Martin Heidegger

“Bir isimden fazlası yoktu aslında ortada; ama bu isim Almanya’yı baştanbaşa adeta gizemli bir kral hakkındaki söylenti gibi dolaşmaktaydı...” Hannah Arendt’in bu sözleri 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa’daki düşünsel iklimin içinde birdenbire ortaya çıkan ve yüzyılın felsefesini yeniden başlatan bir filozofun öyküsünün başlangıç cümleleri aslında. Geçtiğimiz aylarda Özgür Aktok ve Metin Bal editörlüğünde hazırlanan ve Doğu-Batı Yayınları’ndan çıkan “Heidegger” derlemesi de bu öykünün nasıl başladığı ve günümüze kadar nasıl geldiğini okuyucuya son derece itinalı bir biçimde ulaştırıyor.
 
“Heidegger” derlemesinin hem Türkçedeki derlemeler içinde en kapsamlısı olması, hem de içinde yer alan makalelerin ilk kez yayınlanıyor olması açısından oldukça yoğun bir çalışmanın ürünü olduğunu söylemek mümkün. Bu yoğun çalışmanın odak noktasının çeviri üzerine yoğunlaşması ise kaçınılmaz bir durum olarak okuyucuya sunuluyor. Bu yüzden derlemenin mimarlarından Özgür Altıok giriş yazısında daha çok bu nokta üzerinde durmakta. Felsefesinin temeline “Dil” olgusunu yerleştiren ve felsefeyi “Dil ile düşünme” etkinliği olarak yorumlayan Heidegger’in de bundaki payı yadsınamaz elbette.

Altıok’u devamla gelen Türk okuyucusunun yakından tanıdığı Önay Sözer’in makalesi ise dil ve felsefi çeviri etkinliğini tüm ayrıntılarıyla inceliyor. “Biz bilmesek de dil varlıkla doğrudan doğruya bir ilişki içerisindedir; dinlemesek de dil varlığı söyler” şiarından yola çıkan Sözer, dil, düşünme ve deneyim üçlüsü bağlamında Heidegger felsefesi ve bu felsefenin Türkçeye aktarılma yollarını “Patikalar”dan geçerek yorumluyor. Heidegger’deki “Düşünen Çeviri” etkinliğinin sadece felsefede değil çevirinin tüm alanlarındaki önemine değinilen makalede Türkçe çeviride oldukça tartışmalı olan  “Varlık” kavramının da nasıl çevrilmesi gerektiğine hatırı sayılır bir yer veriliyor.  “Dil varlığın evidir” diyen Heidegger’e bir nevi saygı duruşu niteliğindeki bu yazı derlemenin başlangıcını oluşturmakta.

Derlemenin diğer makaleleri içerisinde en çok dikkati çeken ise Heidegger’in öğrencisi ve 20. yüzyıl siyaset felsefesinin önde gelen ismi Hannah Arendt’in “Heidegger’in Sekseninci Doğum günü Vesilesiyle” başlıklı makalesi elbette. Heidegger ile ilişkileri bugüne kadar daha çok magazinsel anlamda ele alınan Arendt, bu yazısında filozofun felsefesini en iyi anlayanlardan biri olduğunu da okuyucuya gösteriyor.  Kısmen biyografik kısmen de felsefi bir inceleme altında Heidegger düşüncesini inceleyen Arendt, bu düşünceyi hayat öyküsü ile iç içe geçirerek bir dönem tasviri ile okuyuculara ulaştırıyor. Bununla birlikte önemi uzun yıllar sürecek olan bu makalesi ile Arendt, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde can çekişen ve akademik yaşantının içinde boğulan felsefenin, akademik kuramın dışındaki bir kaynaktan nasıl beslendiği sorusuna da yanıt veriyor.

Heidegger çalışmalarına yeni bir yön verecek olan bu eşsiz derlemenin içerisinde filozofun bu zamana kadar yayınlanmamış makaleleri de okuyucusuyla buluşuyor. “Uzam”ın metafiziğin bilim ve teknik kılığında karşımıza çıkan çağdaş yorumunun incelendiği “Sanat ve Uzam” makalesi, “Kant’ın Varlık Tezi”, “Varlık ve Görünüş” makaleleri bunlardan sadece birkaçı.

Bunun yanında; Parvis Emad’ın “Teknoloji ve Güç İstenci” makalesi, istenç istencinin nasıl olup da varlığın bir görünme biçimi olarak ortaya çıktığını ve bunun teknoloji yoluyla tamamına eren metafizikle ve ontolojiyle olan ilişkisini mercek altına yatırırken, Theodore Kisiel’in “Heidegger ve Bilimin Yeni İmgeleri” makalesi filozofun bilimin katı, varolanı tektipleştiren pozitif anlayışına yönelttiği eleştiriyi ele alıyor. Catherine Chavalley ise “Heidegger ve Doğa bilimleri” başlıklı makalesi ile Heideggerin 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Kuantum Fiziği ile girdiği diyaloğu gündeme getiriyor.

Jean Marie Waysse’nin “Heidegger ve Alman İdealizmi” yazısı bir yandan Heideger’in Kant ve Alman İdealizminin düşünürleri ile olan ilişkisini aydınlatırken, öbür yandan metafizikteki nihai, güven duyulabilecek bu temel arayışın Heidegger felsefesi bağlamında nasıl yorumlanması gerektiği konusunda bize önemli ipuçları sunuyor. Dallmayr’ın “Var Olmaya Bırakma ve Eyleme” yazısı Heidegger felsefesinin ne ölçüde bir çeşit pragmatizm olarak okunabileceği sorusuna odaklanırken, Klaus Held’in makalesi filozofun eserlerinin çevirisindeki kavram kargaşasına dikkati çekiyor.

Tüm bunların yanında Heidegger’in erken dönem felsefesini inceleyen makalelere de yer verilen derlemede Rudolf Makreel filozofun otantizm anlayışını incelerken, Michael EldredMarx ile Heidegger ilişkisi” başlıklı makalesinde filozofun Marx yorumunu masaya yatırıyor. Bu kadar değerli ismi bir araya getiren bir derlemede filozofa en bağlı öğrencilerinden biri olan Gadamer’e yer vermemek olmazdı herhalde. Hakikat ve Yöntem eserinin çoğu kısmında hocasına ithaflarda bulunan Gadamer, derlemede yer alan “Sanat Yapıtının Doğruluğu” makalesinde de iki filozofun arasındaki kimyayı gözler önüne seriyor. 

Düşünceyi mesken tutmuş bir filozofun patikalarından derlenmiş bu önemli metinler, Heidegger Felsefesi’nden ziyade yüzyılımızın felsefi iklimini oluşturan bir “Heidegger Düşünüşü”ne giden yolun duraklarını oluşturuyor. Heidegger’in felsefesiyle bizleri çağırışına uygun düşecek şekilde Türkçede yankı bulan bu metinler bu çağrıya kulak verecek okurları ile buluşmayı bekliyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Felsefe Yazıları

“Ve bugüne kadar istisnasız bütün devletlerin... nihai amacı olan ebedi barış, kötü savaşları bitirmemizi ve kendisine ulaşmak için en uygun görünen (belki de bütün devletlerin tek tek ve tümden cumhuriyetleşmesini sağlayan) bir anayasa kurmamızı talep eder.

“Girit’e kaçmak, Girit’te yaşamak, Atina’da ölmenin alternatifiydi. Fakat Sokrates Atina’da ölmeyi seçti. Sokrates, Girit’e felsefeyi sokmak uğruna yaşamını korumaktan ziyade, Atina’da felsefeyi korumak uğruna yaşamını feda etmeyi tercih eder. Eğer Atina’da felsefenin geleceğine ilişkin tehlike o kadar büyük olmasaydı, Sokrates, belki de Girit’e kaçmayı seçerdi.

“Sanat eleştirisi öğretmekle geçirdiğim uzun yıllar beni şuna ikna etti ki, bir imgeyi değerlendirmenin en iyi yollarından biri onu gözlemlemek ve üzerine düşünüp konuşmaktır. Sanat eleştirisi bunu gerektirir ve bu kitabın derdi de bu.

“Fotoğraf felsefesinin amacı, insan ve aygıt arasındaki mücadeleyi fotoğraf alanında ortaya çıkararak, sözkonusu karşılığa olası bir çözüm aramaktır”

“... nesnelerin beni (özgür bir varlığı) nasıl etkilediği asla anlaşılır şey değildir. Ben yalnızca nesnelerin nesneleri nasıl etkilediğini kavrarım. Ama ben özgür olduğuma göre (ve ben, kendimi nesnelerin bağıntısı üzerine çıkarıp, bu bağıntının kendisinin nasıl olanaklı olmuş olduğunu sormak suretiyle olanım), ben asla hiçbir şey, hiçbir nesne değilim.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.